Kan Kırmızı Sorular/Ali Choudhary
Çev: Burak Bayülgen
gazze’nin çocuklarının birleşik krallık’ın filistin travma merkezi’ndeki personellere sordukları sorulardan ödünç alınmıştır.
ليش دايما بقصفونا ؟
neden devamlı bizi bombalıyorlar?
çünkü çehreni unuttular.
çünkü çehre değil gördükleri.
çünkü savaş şahsi değildir, ta ki
dişlerine isim takana,
oyuncaklarına rakam verene,
kefalet diyene dek
diz kapaklarına.
galiba tam da aradığım sözcük
iyelik.
ليش الولد مغطين وجهه وفي دم ؟
neden çocuğun yüzü kana bulanmış?
çünkü pencere sökmüş kendini yanağına.
çünkü çatı kapaklanmış ağzı önde.
eğilmediği için-
adı gibi bildiği
o sese doğru dönmüş
kan yakasından süzülmüş
düğmeler sırılsıklam,
soluğun kayda geçtiği
çenesine düşmüş gölgesi.
biri örtmüş üstünü,
bir tarafında dikişler,
diğerinde çivi söküğü.
bu soykırımda, arzusu işgalcinin:
senden iz kalmayan yaralı bir beden.
beden artık bir şahittir – giydiğin
neyse onla damgalı, düşkün,
zorla devam ettiğine
şahadet eder hayatın.
şimdi detaylarını hatırılıyorum
el cezire ’de gördüğüm resmin
yüzü örtülü çünkü eksiksiz,
görmezden gelmek zorsa da
yetmez onu kurtarmaya.
– كل يوم بتحكوا بكرة راح تخلص الحرب .
her gün savaş yarın bitecek diyorlar.
yarın da bombalanmış.
bugün ile can vermiş.
saatler bundan bihaber.
هل للطياريين الذين يقصفون الأطفال أطفال؟
çocukları bombalayan İsrailli pilotların çocukları yok mu?
var.
ve o çocuklar daldırıp parmaklarını sulu boya kutularına,
sürerler sirenlerin sustuğu an kadar mavi göğün ambalajına.
onlara isim takmayı öğretirler bulutlara
söylenmeden üzerlerinden ne geçtiği
evde babalar üniformalarını katlarlar sandalyelere
gayet rahat, sessizce yıkarlar ellerini.
kızlarını kucakladıkları kollarla
nişan alan kollar aynı. ve sonra-
asırlık halıların serildiği odalarda,
acıyla kapanmış kapılar ardında—
nazikçe konuşurlar,
sanki nezaket nişan alamazmış gibi.
الكلاب التي أكلت جثث الشهداء هل ستتحول إلى إنسان
şehitlerimizin cesetlerini yiyen köpekler insana dönüşecekler mi?
hayır.
ama insan her gün yaşayanları yer.
ne kemirir ne de havlar.
ölüm fermanları imzalar.
temiz çarşaflarda uyuyup, hudutları düşünür.
insan her daim hayvanları,
vahşi doğalarını kıskanır.
بدي أروح على الجنة عشان هناك ما في خوف و لا حرب و فيها كل الحاجات.
cennete gitmek istiyorum çünkü orada ne korku ne de savaş var ve her şeye sahip.
bir keresinde böyle demiştim hemşireye.
çarparken ocak ayının karı hastane penceresine.
ağzımda hâlâ kömürün acı tadı.
dilimde ölüm korkusu, dudaklarımda değerli yaşamın enkazı.
[]’ye olan arzum neredeyse öldürüyordu beni.
saplanmış dilime anlık bir dürtü oku.
derler ki, çocukluğunu kaybetmeden kimseye şehit denmez cennette.
peki ya cennet dezenfektan kokuyorsa?
ya yeni bir bıçağın gümüşü yahut hasret denli pür ve muğlaksa?
ya melekler acının dilinden konuşmuyorsa, ya kimse “burası acıyor” sözüne cevap veremezse?
ya cennet adını çağıracak kimsenin kalmadığı uzun bir bekleme odasından ibaretse?
متي بدنا نستقر بغرفتنا ويرجعو النازحين علي بيوتهم
ne zaman odamıza kavuşacağız ve yerinden edilmiş insanlar evlerine dönecekler?
ay yatınca hendekte.
bir zamanlar çocuklar korkusuzca
yitip giderdi içinde—saf ve berrak olanda,
çehreleri gören ve barındıran kucağında,
insafsız hayal gücünün rahminde.
şimdi ay şahittir. ve ölüm döşeğindekiler
zevale değil de
açılan ufka bakarlar—
öyle saf bir aydınlık unutacak onları
ve hatırlayacak bir başka cesedi.
ölüm döşeğinde insan,
bakmaz zevale
ama bakar yine de istikbale—
ırak duran ışığa.
deniz ayrılmış kumsaldan.
arar dalgalarında kalanları halkından,
kendi de yorgun ve bitkin
düşmüş bu gurbetten ve bu hasretten.
yer hâlâ irkilir postal seslerinden.
yatağın hatırlar başka cesetleri.
ışık dokunur oyuncaklarına,
sanki emin değil senin olduklarına.
iyelik.
bu daha önce söylediğim kelime.
artık herkes için gıcırdar kapı.
وقتيش بدها تخلص الحرب؟؟
savaş ne zaman bitecek?
son kalan çocuk
bu soruyu sorup da
kimse cevap vermek
zorunda kalmadığında.
متى ينتهي الدمار و الموت
ne zaman ölüm ve katliam bitecek?
şimdi
şimdi
şimdi
şimdi
şimdi
şimdi
şimdi
bu şiirde değil ama
belki cennette yazdığında.
