20 Mayıs 2022 Cuma

Barbarları Beklerken, Sayı: 12

 


Sunu 

Dayanışma sözcüğünün en kirli olduğu alan hangisi deseler, edebiyat deriz. Dayanışma, kolektif mücadele/müdahale pratikleri çıkar ilişkisi, reklam ve iktidar dışında gelişen, birlikte paylaşarak büyüyen bir süreçtir. Edebiyatçıların dayanışmadan anladıkları nedir peki? Hangi kitap eki'nde arkadaşın var? Şu edebiyat sitesinde tanıdığın editör var mı? Senin twitter takipçin çokmuş, şu benim kitaba da mı bir el atsan? Çok güzel şiir okuruz biz fotoğrafları. Bakın biz hem şiir okur hem şarap içeriz fotoğrafları. Bizim dayanışmadan anladığımız nedir? Melih Cevdet Anday'ın dediği gibi "suçumuz edebiyat"tır. Biz her yerde görünmeyen isimlerle ortak bir alan yaratarak büyük bir suç işliyoruz. Her şeyin bireyselleştiği, hayatlarımızın her anının politikaya döndüğü noktada politikadan kaçanlara inat hayatın politikasını savunuyoruz. Duyar kasmak konusunda özel bir yeteneğe sahip olan edebiyat ortamı Hikmet Sami Türk vakası karşısında dil kilitlenmesi yaşadı. Biz buna hayat kilitlenmesi de diyebiliriz. Hayata bu kadar kör kalanın gözü neden görsün ki? Ha bir de aydın budalalığını entelektüel şurupla karıştıranlar var. Normalde aydının topluma şifa olması gerekirken geriye dönüp baktığımızda hastalarla karşılaşıyoruz. Haliyle budala budala olarak kalıyor.  Dayanışma sahte bir fotoğraf karesine dönüşüyor ve bu fotoğrafta en silik, en iki yüzlü renk edebiyatçılara ait. Fotoğrafın sahteliğine inat sormak istedik: Hayal Gerçek Ya sen? 

Barbarları Beklerken'in 12. sayısı sizlerle...


Yayına hazırlayan: Dolunay Aker

Yayın ekibi: Ferit Sürmeli, Dilay Kababıyık, Ömer Burçin Özkişi, Hakan Kaya, Dolunay Aker 

Kapak: Hakan Kaya

Dizgi: Hakan Kaya 


Okuma linki: https://drive.google.com/file/d/1auzB_oHLt3x3iM5fG_iPKcJiKk0sgZvK/view?usp=sharing


Bu sayıya katkı sunan isimler: 

Ferit Sürmeli 

Ömer Burçin Özkişi 

Dolunay Aker 

Hakan Kaya 

Yalçın Hafçı

Figen Füsun Pehlivan 

Berivan Kaya 

Tahsin Aladağ 

Fahri Öz 

Özgür Balaban 

M. İnan Filiz 

Erden Kahveci

Kerim Dönmez  

Oğulcan Yiğit Özdemir 

Özgür Soylu 

İsmail Güney Yılmaz 

Serdar Solkun

Kürşat Atam 

İlhami Batı 

İsa Balcı 

Cansu M. Lalarin

21 Mart 2022 Pazartesi

21 Mart ve Biz

Barbarları Beklerken ilk yola çıktığında (21 Mart 2019) tekil bir projeydi sadece. Samandağ'da bir edebiyat etkinliği sonrası şiirin itaatsizliği şairin uzlaşmazlığı üzerine düşünürken bu projenin tekil bir enstrüman olarak kalmayacağını hissediyordum. Burada ben diyorsam bir başkasıdır. O başkası Türkiye'nin ve Kürdistan'ın farklı seslerinden doğan öfkedir. Öfke, başlı başına sanatın içine ve hayatın kilit noktalarına kattı bizi. Barbarları  Beklerken yola çıktığında aklında Kavafis vardı. Rimbaud yanında dolaşıyordu ve Turgut Uyar ondan hiç uzak değildi. Edebiyat kamusunun konformist aklına karşı kolektif avangard bir birliktelik... Başkasının derdine yoğunlaşan, başkasıyla öğrenen, eleştiren, eleştirilen, gerektiğinde saldırmaktan ve imha etmekten geri durmayan, apoletlerin mevzisine tamah etmeden kendi olanaklarıyla oluşturulan bir birliktelik... bugün bir birikim sağladığımızı, birlikte biriktiğimizi düşünüyoruz. Sanatın en başta sanatçıların despot ve egoist kürsülerinden kurtulduğu an'a yaklaşıyoruz. Son sayımızda "Sanat öldü! Yaşasın Sanat!" demiştik. Bu cüreti dostlarımızın sağladığı desteğe borçluyuz. Dostlarımız okurlarımızdır. 21 Mart bizim için doğuş anıdır ve bu anın güzelliği Newroz'la bir olmasıdır. Belki burada çok ses çıkardık ama o sesin hepimize ait olduğunu biliyoruz. O sesi güzelleştiren, büyüten Barbarları Beklerken okurlarına çok sevgiyle. 

Barbarları Beklerken Sanat Kolektifi

#barbarlarıbeklerkensanatkolektifi #sanat #edebiyat #şiir #barbarlarıbeklerken #newrozpirozbe

26 Şubat 2022 Cumartesi

Bir İttifak Hâlesi: Varlık

Türkiye edebiyat ortamına, oradaki çıkar ilişkilerine, kariyer planlarına dair öngörülerde bulunmak, tespitler yapmak zor değildir.  Çünkü somut olaylara, insani durumlara amasız fakatsız cümlelere bakamayan,  aklında sürekli ittifak haleleri dolanan bir edebiyat ortamıyla karşı karşıyayız. Edebiyat orada duruyor. Edebiyatın emeği bir gün karşılık bulacak. Peki insan olma hâllerimiz, kötüyü yıkma içgüdümüz, değiştirme isteğimiz; insanlığa yapılanları duymayan, görmeyen, bilmeyen edebiyat kim tarafından okunacak? Evet, Varlık Dergisi'nin Adalet Eski Bakanı Hikmet Sami Türk'ün metnini yayımlaması köklü bir meseledir. Bu kök Varlık Dergisi'nde hep vardı. Varlık bir gelenektir. Kanonların birleştiği noktadır. Bu geleneğin içinde gözlerini açanlar eğer bugün iyi göremiyorsa gözlerini değiştirecekler ya da insanlıklarını değiştirecekler yahut biz her gün onlara, onları değiştireceğimizi hatırlatacağız. Barbarları Beklerken okurları bilirler ki biz bizimle alakalı her şeyi dostlarımızla, okurlarımızla paylaşırız. Yeri gelir sitem ederiz, yeri gelir bize gelen sitemleri oturur düşünürüz. Bu bir dert ortaklığıdır. Türkiye edebiyat ortamı ve bir kısım dergiciler, yayıncılar bu dert ortaklığını kaybetmişlerdir. 

Varlık Dergisi, Hikmet Sami Türk Vakası ile ilgili bir açıklama yapmayacak demiştik, öyle de oldu.  İnsanların unutkanlıklarını kolayca kullanmayı kurnazlık sananlar bize ve dert ortaklığı yaptığımız hatta Varlık Dergisi'ni okuyup arşivlerinde biriktirenlere, okurlarına, özeleştiriyi çok gördüler. İşte edebiyatçıların duyması gereken utanç kaynağı budur. 

Tarih işlenmezse, not düşülmezse hafızayı suçlamak bize hiçbir şey kazandırmaz. 

Sizinle Varlık Dergisi'nin Mart 2022 künye bilgilerini paylaşıyoruz: 

Bir Varlık Hikâyesi: görmemek, bilmemek, duymamak. Dosya konusu: Yüzsüzlük. Katılımcılar: Hikmet Sami Türk adlı katile dair tek cümle kuramayan ama Varlık Dergisi'nde yer kovalayan yüzsüzler ordusu. 

Unutmayacağız! 

Barbarları Beklerken Sanat Kolektifi 


#varlıkdergisi #hikmetsamitürk #dergiler #sanat #edebiyat #barbarlarıbeklerkensanatkolektifi 

25 Şubat 2022 Cuma

Sanatçılar ve Militarizm: CI vakası (Oğulcan Yiğit Özdemir)

“Sanatçı olmak, korkak olmak demektir”, diyor Godard. Sanatı göklerdeki temaşasından yeryüzüne indiren bu varlık, esas itibariyle bütün politik gücünü muktedirlerle, sivil ve askeri giyimli –ki çoğu zaman yan yana (daha doğrusu alt-üste) bulunurlar-, kapışmasına borçlu. Bu anlamda egemenler nezdindeki rahatsız ediciliği, ifadeye tanıdığı özgürlükten ve başat çelişkilerin farkında olma duyusundan, bu türden bir sağduyudan kaynaklı.

“Bütün şairler generallere karşı birer komünisttir” denir. Neden? Çünkü yaşamı cetvelle, adeta Afrika kıtasını böler gibi bölen, hesaplayan, çıkartan ve toplayan bu agresif duyuya karşı şair “birliği” savunur. Bu birlik, generallerin çizdiği sınırlara karşı, rakamların ve mutasarrıf saldırganlıkların aleyhine işler.

“Şiir, anayasaya aykırıdır” diyordu, Cemal Süreya da. Neden, nizam bozar çünkü.  Anayasal düzen günübirlik yaşantıyı olağan seyrine sokarken, şiir oradan çıkartmaya, olağanüstüne yol vermeye çalışır. Peki ya savaş? O da olağanlaştırılmış şiddetin, yani egemenlerin politik şiddetinin başka araçlarla, yani bombalar ve cephe savaşıyla sürdürülmesi değil mi? Fazlası, akan kan ve görmezden gelme eğilimlerini tarumar etmesi, çelişkileri çıplaklaştırması.

Contemporary İstanbul’un Suriye (Afrin) işgaline tuttuğu alkışa, ne demeli o halde? Bir sanat fuarından fazla şey beklemek, adeta sanatçıları bu konuda susmaya “zorlama” hamlesi değil de nedir bu? Ekonomik zoru, politik zorbalıkla pekiştirme ve geçiştirme girişimi, desek yeri.

Hyperallergic.com yazarı Jennifer Hattam’ın twitter paylaşımlarıyla ortaya çıkan bu vaka, sanatatak.com’da çıkan habere göre, katılımcılara iletilen 14 Eylül 2019 tarihli bir mailden oluşuyor. Yani aslında, üsluba bakılırsa bir skandaldan korkulduğu ortada. Birileri, direktörü bu konuda tabir-i caizse “ittirmiş”. Böylelikle bir sanat fuarı direktörü, jeopolitik bir numaraya alet edilmiş.

Yabancı basına sunulan bu mektupta “Barış Pınarı harekâtının yabancı basın tarafından yanlış sunulduğu”, “bölgenin teröristlerden temizlenmesi için yürütüldüğü” belirtiliyor. Haberin tamamı için: http://www.sanatatak.com/view/contemporary-istanbuldan-baris-pinari-harekatina-destek

Savaş propagandasının her türlüsüne karşı olması gereken bu kurumlar, değil mi söz ipotekliyor, varoluşlarına ihanet ediyor, sanatçıları müfreze misali ipe dizmeye çalışıyor. Buna karşı koymayanların işlerine ne oluyor? Rutkay Aziz dün aynı harekâta destek verirken, bugün Rusya’nın Ukrayna’yı işgaline karşı “yurtta sulh, cihanda sulh” bayrağı açanlardan yalnızca biri.

Ülkesini savunmak, işgal edilmesini önlemek için savaşa katılan sanatçılar olmuştur. Apollinaire, bunun saçmalığının farkına varır ve savaş dönüşü, sürrealistlere katılır. Ressam Franz Marc, cephede ölür. Sanat, genelde savaştan yaralı yahut inancı zedelenmiş çıkar. Sanıyorum kurşun askerleri cepheye ittiren hiçbir sanatçımızda böylesi bir yürek dahi yok.

Anlaşılan o ki onlar için yurtta ve cihanda barış politik bir manevradan, kamuoyu yoklamasından, pragmatik bir meseleden ibaret.

Bu militarist mirası reddetmeyenlerin “sahibinin sesi” olmaya doğru gittiği, sanatın ve sanatçının bağımsızlığını riske attıkları, yanı sıra sanatın gücünü savaş çığırtkanlığını beslemek için kullandıkları veya bunun önünü açtıkları, bir başka gerçek.




16 Şubat 2022 Çarşamba

Hapiste Yazmak ya da Kişisel Bir Hapislik Tarihi (Özgür Soylu)

Barbarları Beklerken Sanat Kolektifi olarak 19 Aralık Katliamı'nın faili Adalet Eski Bakanı Hikmet Sami Türk'ün Varlık Dergisi'nin son sayısında yer alması üzerine yazdığımız bildiri sonucu Varlık Hikâyesi artık kamuoyunun tartıştığı, eleştirdiği, tepki gösterdiği bir düzeye ulaştı. Fakat bu tartışmanın asıl muhatapları olan yazarlardan hiçbir tepkinin gelmediğini de söylemeliyiz. (Birkaç yazar eserlerini geri çekerek onurlu bir duruş sergilediler) Aşağıda okuyacağınız metin öykü yazarı Özgür Soylu'ya ait.  Hikmet Sami Türk'ün adalet bakanı olduğu dönemin tanıklarından olan Özgür Soylu önce insan sonra yazar olarak yaşadığı süreci anlatıyor. Failler yargılanmadığı sürece "edebiyatçılar" suç işlemeye devam edecektir. Katilden taraf olanın edebiyatı da suçludur.


Hapiste Yazmak ya da Kişisel Bir Hapislik Tarihi


Hapiste Yazmak Mektupla Başlar

Hapishaneye girdiğimde bana tuhaf gelen ilk şey koğuş oldu. Gözlerim filmlerdeki demir parmaklıkları arıyordu. Hatta bir de önemli günde gelmişim ki duvarlar sevdiğim renklerle kaplı. Sonra ne tuhaf geldi biliyor musunuz? Avluda iki duvar arasında gidip gelenler. N’apıyor bunlar, dedim. Voltaymış adı. Aradan birkaç ay geçince voltacılardan biri de ben oldum.

Dışarıyla iletişim haftadan haftaya görüş günlerinde. Bir de soyadı tutmadığından, uzakta oturduğundan, ortalıkta görünmemesi gerektiğinden gelemeyen doslar olunca mektupları keşfettim.

Yazmak konuşmaktan iyiymiş. En azından olur olmaz ağzından fırlayıp gitmiyor kelimeler. “Seni seviyorum” türünden “delikanlı kimyasını bozan” cümleler için ise devrim niteliğinde bir kolaylık. Acayip hoşuma gitti bu mektup işi.

İlk mektubumda ufak çaplı bir kriz yaşamadım değil. Zarfı yapıştırıp mektup kutusuna koydum. Diğer zarfların açık olması dikkatimi çekti. Yeni gelenlere yapılan şakaların üç beş çeşidi bana da yapılmıştı. Dolayısıyla her acayipliği sorarak sazanlık yapmak istemedim. Çıktım voltaya. Sabırsızlıkla yanıma eskilerden birinin takılmasını bekledim, on adım ileri, on adım geri. Neyse ki çok geçmeden biri geldi. Sıradan bir muhabbet girişinden sonra zeka küpü ifademi takındım;

“Ya bizim aradaşlar amma dalgınlar”

“N’olmuş?”

“Mektupları kapatmayı unutmuşlar”

“Sen unutmasaydın”

“Unutur muyum?”

Arkadaş uzatmadı. Mektuplar idare tarafından okunduğundan açık bırakılması gerekiyormuş. Okuduktan sonra idare kapatıyormuş. Mektubumu kutudan nasıl aldığımı bilemedim. Söyleyemediklerini yazmak iyi de üçüncü bir kişinin önünde olunca o bile kolay değil.

Çok sürmedi ona da alıştım.

“Mahpus mektupları sık kaybolur”. Bu, biz içerdekilerin kalıp sözlerinden biridir. Mektupların neden kaybolduğunu sorarız ama suçluyu bulamayız. Mektuplar taahhütlü, iadeli taahhütlü, APS gibi postaneye teslim edildiği alındı kağıdıyla belgelenmeyen sınıfındaysa (yani şu tek pullu, literatürdeki adı adi mektup olan) kaybolma riski daha çoktur. Çünkü kaybolduğunda posta idaresini ya da başka birini dava etme hakkımız yoktur. Yani sorsak idareye:

“Benim mektup niye yerine ulaşmamış?”

“Valla adi mektuplar böyle. Adrese ulaşma garantisi yok.”

Bizde de taahhütlü gönderecek para yok!

Senaryolar yazar, tahminler yaparız:

“Yoldaş diye hitap etmiştim, herhalde ondan…”

“Son zamları eleştirmiştim…”

“Kardeşime bir iki kitap tavsiye etmiştim…”

Bir çocukluk hastalığı olsa gerek, mektuplarımızın kaybolması bazen bizi mutlu bile eder;

“Adamlar biliyor canım kimin kendileri için tehlikeli olduğunu.”

Kendi kendini pohpohlama sonucundaki mutluluk çok sürmüyor tabii. Mektupları ulaştırmanın bir yolunu bulmak gerek. İllegal yolları ifşa edecek değilim. Açık kanalı genişletmeyi tartışıyorum. Mektupları uygun bir dille kaleme almak mümkün. Bu uygun dilin adı, biz içerdekiler arasında Ezop Dili’dir.

Evet, bu Ezop o Ezop. Yani masalcı Ezop. Masal dili malum, yumuşak, sade bir dil. Biz de idarenin sansürüne takılmasın diye mektuplarımızı böyle bir dille yazarak gönderiyoruz.

Bu dili kullanmanın dezavantajları da var tabii. Birincisi, “nasılsın, iyi misin”li basit mektuplar yazabileceğimiz ihtimal dâhilinde görülmediğinden, idare tarafından her kelimemize “acaba bu neyin şifresi” paranoyasıyla yaklaşılması ve kaçınılmaz olarak mektubun gönderilmemesi. İkincisi; Ezop Dili’ne iyice kendini kaptırıp bir müddet sonra dinamit gibi metinler yazamıyor hale gelmek. Politik yazılarda doğru kelime kullanmanın olmazsa olmazlığını da işin içine katarsak, bol bol yanlış anlamaları üçüncü dezavantaj olarak görebiliriz.

Her ne olursa olsun, biz içerdekiler Ezop Dili’ne minnettarız. 


Mektuptan Yazıya

Hapiste sadece mektup yazmadım. Edebiyat açısından bakarsak, hapse girmeden önce roman niyetine hayatımı yazmaya koyulmuştum. Kırk sayfa adar yazdığımı hatırlıyorum. Sonra bir arkadaşım merakla okumak için ısrar etti. Mesele tek başına onun ısrarı değil. İnsan birkaç sayfa yazmayagörsün, hemen ortaya atıp “vay anasına” dedirtmek istiyor. Ben de arkadaşıma verdim. Birkaç sayfa okudu, sonra önüme koydu kâğıtları:

“Amma sıkıcı.”

Gel de yaz artık. Ta ki hapse düşene kadar. Mektuplar yazmaya ısındırmıştı beni. Oturdum bir öykü yazdım. Emniyette, arkadaşlarını ele verme korkusuyla intihar eden bir genci anlatıyor. Kısa, bir sayfalık bir öyküydü. Öyküyü bitirdiğimde kimseye göstermedim. Sessiz sedasız bir edebiyat dergisine gönderdim. Dergi düzenli olarak koğuşa geliyordu. On beş, yirmi gün sonra baktım öyküm yayınlanmış. Sevinmek ne kelime? Oturup on beş dakikada yazdığım bir sayfalık metnim yayınlanmıştı. Ohoo dedim, bende ne cevherler varmış, böyle daha çok yazarım. Hemen kâğıt kalem, masa başına. Masanın yanından geçenler manalı manasız bana bakıp gülüyorlar. Kimileri laf bile atıyorlar:

“Ünlü oldun ha?”

“Yine öykü mü yazıyorsun?”

Utanıyorum, sıkılıyorum ama yine de yazıyorum. İlk öykümün yayınlanmasının ardından geçen üç beş günde üç beş öykü daha yazdım. Hepsini aynı dergiye postaladım. Yeni sayıyı beklemeye başladım.

Utanıyorum falan ya, görüşe gideren çaktırmadan dergiyi de yanımda götürmeden edemiyorum. Anneme gösteriyorum, çok seviniyor. Ertesi hafta gelen bütün görüşçülerim aynı konudan bahsediyorlar:

“Bizim oğlan yazar oldu.”

Yine utanıyorum.

“Ne var bunda utanılacak”, diyebilirsiniz. Şu var, burjuva basındaki köşe yazarlarının kimilerinin hayat hikâyeleri ortada. Gençliğinde devrimci ideallleri için mücadele ederen tutuklanmış. Hapishanede okumuş, yazmış. Yazdıklarını bir yerlerde yayınlamış. Hapisten çıkınca da pratik mücadeleyi bırakıp bir gazeteye kapağı atmış, “yazarçizer takımı”na karışmış. İyileri reformist, burjuva hümanist, feminist, sivil toplumcu falan filan olmuş. Kötüler ise devrimcilere goşist, Vandal, hatta terörist diyen birer zavallı Faust olmuşlar. Böylesi örnekler dururken eylemle değil de yazıyla ünlenmek elbette imalı bakışların hedefi yapıyor insanı. Genç bir devrimcinin bu paranoyaya düşmemesi mümkün değil.

Bu durumun benim aklıma “neden yazıyorum” sorusunu ilk kez getirdiğini söylemeliyim. Yanıt yok. Aslında var da hepsi abartılı sözler.

Benim şu üç beş günde yazdığım “öykülerin” hiçbirisi yayınlanmadı. Öykümün yayınlandığı dergiye baka baka birkaç ay geçirdim. Sonra, haftalık çıkan politik yayın organının yazıyla beslenmesi gündeme geldi. Her hafta, üç beş kişi oturup dergiye ne yazacağımızın planını yapıyorduk. Şanslıydım. Önceden beri dergiye düzenli olarak yazan arkadaşlarla aynı masadaydım. Yazılarımız genelde kısa politik teşhir yazılarıydı. Dergide kültür sanat sayfası da vardı. Biz içerdekilerden bu sayfaya da yazı isteniyordu. Neden bilmem, bu yazılar hep bana kalıyordu. Brecht, Nazım, Yılmaz Güney hakkında yazılar yazdım. Bu dönem benim için müthiş bir eğitim oldu. Türkçeyi üniversitedekinden daha iyi öğreniyordum. İmla kurallarını, bir gazete makalesinin ne olduğunu biraz öğrenmişsem bu döneme ve birlikte çalıştığım arkadaşlarıma borçluyum. 

Sonra ücra bir hapishaneye sürgün edildim. Kendimle baş başaydım orada. Dergiye yazmaya devam ettim. Bu kez yanımda herhangi bir rehberim yoktu. Ve yeni hapishanenin idaresi son genelgeyi uygulamak konusunda oldukça prensipliydi.

Sürgün hapishanede ilk yazımı yazdım, zarfa koydum, postacı gardiyana verdim. Yarım saat sonra, müdür tarafından imzalanmış bir yazıyla birlikte geri getirildi zarfım:

“Gazetelere yazı gönderilmesi Bakanlığın falanca talimatına göre yasaktır.”

Postacı gardiyanın yüzüne baktım, mahcup güldü:

“Valla benden kaynaklı değil, talimat böyleymiş.”

“E, bu hapishanede mektup göndermek de mi yasak?”

“Yok canım niye yasak olsun? Ama bu mektup değil ki.”

Çözümü bulmuştum, mektuplar. Aynı yazının girişine “Merhaba sevgili Arkadaşım” deyip, “nasılsın, iyi misin”le devam eden üç beş paragraflık mektup yazdım. Ardından “sana şu konudaki düşüncelerimi aktarmak istiyorum” diyerek yazıya girdim. Sonuna da éBu konuda söyleyeceklerim bu kadar. Arkadaşlara, annene, babana çok selam” deyip bitirdim. Benim yazı bir mektup olarak sorunsuz gitti.

Mektubu gönderince, acaba bizim arkadaşlar bunu gerçekten kişisel bir mektup olarak anlarlar mı sorusu kafama takılmadı değil. Kaygılarım yersizmiş. Ertesi hafta benim mektubun ortasındaki yazı çıkarılıp dergide yayınlanmış. Üstelik bir de yanıt geldi mektubuma:

“Sevgili Arkadaşım,

Nasılsın, iyi misin?

Mektubunu aldık, düşüncelerini okuduk. Senden bir ricamız daha var: …. Konusundaki düşüncelerini de aktarırsan seviniriz. Fazla uzatmadan, şöyle iki üç sayfa kadar…

Annen falan geliyor mu? Çok selam söyle. Kendine iy bak.

Sevgili Arkadaşın.”

Bir müddet sonra mektuplar tıkır tıkır gidip gelmeye başladı. Kimi zaman sııntılar olmuyor değildi. “Sevgili Arkadaşım” bazen mektubun şu giriş ve sonuç kısımlarını hiç dikkate almıyordu. Ben de istediklerim için sivil bir mektup yazmak zorunda kalıyordum. 

Mektup ortası yazı yazıyoruz ya, bunun ilginç sonuşları da oluyordu. Sürekli yazıyor olmaktan analı iyice alıştırmıştım. Artık Ezop Dilini de iyice zorluyor, vurucu bir dille yazabiliyordum. Memurlara dönük bir hak gaspı var ve ben o hafta bu konuyu önüme çekmişim. Ertesi gün, mektubu okuyan gardiyan:

“Dünkü mektubunda yazdıkların gerçekten doğru mu, hükümet böyle bir kararname mi çıkarmış?”

Mektuplar sık kaybolur dedim ya, bazen bu durum paranoya oluyor bende. Bir mektubumun yerine ulaşıp ulaşmadığından şüphe ederek gardiyanı çağırıyorum. Mektubuma el koymakla suçluyorum. Yemin billah ediyor. Sonra öğreniyorum, yerine ulaşmış. Gardiyanda hata yok. Ertesi gün “Sevgili Arkadaşıma” yazdığım mektubun girişinde bir fıkra anlatıyorum:

“Adamın birinin artık canına tak etmiş yoksulluk. Oturmuş bir mektup yazmış Allah’a. Allah’ım demiş, bunca yaşıma kadar senin bütün emirlerini yerine getirdim, iyi bir kulun oldum. Çok yoksulum, açım. Bana bin lira para gönder.

Zarfın üzerine Allah’a, yazmış, posta kutusuna atmış. Mektup postaneye varınca postacılar bakmış, şaşırmışlar. Mektubu açmaya karar vermişler. Okuyunca adama acımışlar, aralarında iki yüz lira toplayıp zarfa koyup adama postalamışlar.

Adam zarfı açmış hemen paraları saymış. İki yüz lira olduğunu anlayınca hemen yeni bir mektup yazmaya koyulmuş:

Allah’ım sen kesin bin lira göndermişsindir de bu şerefsiz postacılar sekizyüzünü çalmışlardır.”

Ertesi gün mektupçu gardiyan mektubumu alırken, şerefsiz postacılar, deyip gülüyor.

Dergiye yazı hazırlama sürem gün geçtikçe kısalıyor. Dolayısıyla bana da başka şeyler yazmak için vakit kalıyor. Bir yerlerden Fethi Naci’nin kitapları elime geçiyor. Sonra Berna Moran’ın Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış ciltleri. Peşinden, roman sanatı başlıklı kitaplar. Bu kitaplarda bahsedilen romanların peşine düşüyorum. İçim dışım roman oluyor. Okuduklarımı anlamak heyecan veriyor. Bu heyecanımı birilerine ifade etmek istiyorum. Kimseyi bulanıyorum. Bulamadıkça kendime dönüyorum.

İçim dışım roman olmuş. Bir roman yazmaya başlıyorum. Bir yığın metafor geliyor aklıma. Günde beş saat roman üstüne çalışıyorum. Her gün ne yazmışsam daktilo ediyorum. Daktilo ettiklerimin bir kopyası bende kalıyor, bir kopyasını haftalık biriktirip aileme gönderiyorum. Neme lazım? Hapishane burası. Araması var, operasyonu var. Ayda bir kez yapılan genel aramada prensip sahibi bir gardiyan ya da askerin gözüne takılabilir. Bu prensipli göz bir de romanımdaki devrimci karakterin iç konuşmaları kısmına takılırsa, haydi bakalım, “incelenmek üzere alınacak!” Ya da bir operasyon olsa, her şey kül olur. 

Dışarı göndermenin de tuhaf sonuçları oluyor. Romanımı haftada on ayfa kadar yazıyorum. Bu on sayfayı pazartesileri postaya veriyorum. Birkaç hafta sonra gardiyan mektupları alıren soruyor:

“Mesut n’oldu ya, hiç bahsetmiyorsun?”

“Hangi Mesut? ”diyorum.

“Senin romandaki çocuk var ya?”

Hoşuma gidiyor, daha istekli yazıyorum.

Aradan birkaç hafta daha geçiyor. Aynı gardiyan mektupları alırken:

“Amma çok yazıyorsun ya. Pazar akşamları kara kara düşünüyorum, Özgür yarın yine kocaman zarfı verir diye. Zorla kitap okutuyorsun ban. İnsan Hakları’na şikayet edeceğim seni.”

Benim romanın çuvallamaya başladığını düşünüyor, sıkılıyorum. Romanımı parça parça gönderdiğim akrabamın tepkilerinin bana yardımcı olmasını bekliyorum. Her yazdığımı okuyor ve hepsine güzel olmuş, diyor. Kızıyorum, sıkılıyorum. Aradan birkaç hafta daha geçiyor. Akrabamın rutin mektuplarından biri geliyor. Son gönderdiğim sayfaları okumuş:

“Senin romandaki Kenan Soydaş var ya, acayip sıkıcı bir adam. Uyuz uyuz ortalıkta dolaşıyor. Bir adam bu kadar pasif olur mu?”

Sevinçten havalara uçuyorum. Hararetle oturup yazıyorum, yazıyorum.

Romanım üç yüz sayfayı geçmiş. Artık toparlayayım derken başka bir hapishaneye sevkim çıkarılıyor. Epeydir gitmeyi istediğim bir hapishane orası. Koşullar iyi, arkadaşlar kalabalık. Bulunduğum hapishaneye girmeyen bir sürü ihtiyaç maddesi oraya alınıyor. En çok sevindiğim ise, orada elektronik daktilo olması. Onunla yazmam, düzeltmem daha kolay olacak. Evdan bir kırlent örtü getirtip benim emektar mekanik daktilonun üzerine atacağım.

Sevk hazırlıklarına başlıyorum. Küçük bir valize kıyafetlerim sığmış. Tam beş büyük koliye kitapları, defterleri, daktiloyu, arşivimi koymuşum. Sevk arabasına binerken yapılan aramada asker şaşırıyor bu kadar kitaba. Komutanı söyleniyor: “Siyasi!”

Yeni hapishanedeki ilk günüm abone olduğum dergilere adresimin değiştiğini belirten mektuplar yazmakla geçiyor. Artık yerleşeyim diyorum ama fırsat olmuyor, F Tipi cezaevi operasyonları başlıyor. Bir gecede her şey kül oluyor. Hapishanelerde deprem günleri başlıyor.

F Tipi Yasaklar

F Tipi hapishanedeyim. Burada insani olan her şey yasak. Yaşamak bile. Kalem, kağıt, kitap… hiçbir şey yok. F tipinde bir yılı doldurduğumda bazı şeyler yerine oturuyor. Kağıdımız, kalemimiz oluyor. Kişi başına üç tane kitap veriyorlar, sırf kitap yasağı gibi bir vahşetin uygulandığı söylenmesin diye. Romana devam edecek, hatta düşünecek durumum yok. Sürekli saldırıya uğruyorum. Boş boş geçiyor günlerim. Okuyorum ama yazamamaktan huzursuzlanıyorum. Sık sık hücrem değiştiriliyor. Dolayısıyla birlikte kaldığım arkadaşlarım değişiyor. Günlük yaşamım oturmuyor, çalışma programı yapamıyorum. Hücrenin baskısı, idarenin baskısı, kendimden kaynaklı sorunlar ruhumda fırtınalar estiriyor. Aramalar en büyük sorunlardan birisi. Ayda iki kez yapılıyor ve el yazılı ne bulurlarsa alıp gidiyorlar. Geri de vermiyorlar. Ailemden gelen mektuplar, hatta ertesi gün postaya vermek üzere hazırladığım mektuplarımı bile alıp gidiyorlar. 

Roman neyse de öykü yazabileceğimi düşünüyorum. Yazılması kısa sürüyor. Aramadan hemen sonra başlasam bir sonraki aramaya kadar bitirebilirim. Boyutları küçük. Yazabileceğim en küçük yazıyla bir sayfaya arkalı önlü sığdırabilirim. Arama yapılmadan mektupla gönderebilirim. Gönderemezsem, katlayıp üçültüp bir yere sıkıştırabilirim.

Müthiş bir buluş yapmışım gibi sevindiriyor bu beni. Hele F Tipinde ilk öykümü yazınca daha da iyi hissediyorum kendimi. Mesaili memurlar gibi çalışıyorum. Hedefim de genişliyor; Ayda iki öykü.

Bazen tüm tedbirlerime rağmen öykümü kaptırıyorum. Böyle durumlara karşı, yazdıklarımın kopyasını çıkarmaya başlıyorum. Önce müsvedde yazıyorum. Sonra yazdıklarımı temize çekiyorum. Temize çektiğimi çoğaltıyorum. Bir kopyayı mektupla gönderiyorum. Mektup bazen bildik nedenlerle yerine ulaşmıyor. Elimdekini yeniden çoğaltıyorum. Eski falan da olsa bir yaprak karbon kağıdının hayalini kuruyorum. En çok da kaleme ihtiyacım oluyor. Ailemin getirdiği kalemleri, yasak diye vermiyorlar. Hapishane kantininden getirtiyorum kalemleri. Antinde yalnız bir çeşit kalem var. Kalemlerin uçları ise iki milimetre kalınlığında falan. Hattatlar bile küçük yazamazlar o kalemlerle. Mürekkepleri genelde akmıyor. O kalemlerle yazı yazmak işkenceden farksız. Kalemler için suç duyurusunda bulunuyorum. Arkadaşlar gülüyorlar, onca sorun varken kalem meselesiyle uğraştığım için. Bir yerlerden şu “bakkal tükenmezi” denilen sarı Adel kalemlerden geçiyor elime. Gözüm gibi koruyorum onu. Öyküde kelime tasarrufu yapmama sanırım Adel’imin katkısı olmuştur.

Bir zaman sonra antine 0,5 kurşun kalem geldiğini duydum. Kantin günü beş tane yazdım. On paket uç, beş tane de silgi. Bulmuşken stok yapmalıydım. Akşama kadar heyecanla kalemleri bekledim. Vakit çok yavaş geçiyordu. Akşama doğru gürültüyle mazgal açıldı, “Kantin!” Hemen koştum, kalemleri sordum. Gardiyan renk renk 0.5’leri avucuma bıraktı. Çok mutlu oldum. Uçları vermesini bekledim, yok.

“Silgiler?”

“Onlar da yok.”

“Niye?”

“Yasak!”

Herhalde yarım kalan öykümün başına oturup neşeyle devam edecek değildim. Yine de oturdum öykünün başına. Yemişim psikolojik çözümlemesini, dramını, kurgusunu, kelime tasarrufunu. Benim muzip öykü kişisi bir anda seri cinayetler işlemeye başladı. Ortalık kan gölüne döndü.

Birkaç sat sonra sakinleşiyorum. Hemen sinirlendiğim için kendime kızıyorum. Hasan İzzettin Dinamo’yu düşünüyorum. Askerdeyken, onca baskı altında bir defter bir kötü kalemle yazdığı ciltlerce romanlar aklıma geliyor. Kan kırmızı paragrafların üzerini çizip öyküye devam ediyorum. Kafamda müthiş fikirler dolanıyor. Hızlı yazarak düşüncelerimin akışına yetişmek istiyorum…

“cızır cızır…”

Kalemin ucu tıkanıyor. Kaldığım cümleyi aklımdan tekrar ederek öbür kalemi alıyorum. O da yazmıyor. Bir ötekini… O yazıyor ama sadece doğrusal harfleri. Yuvarlak harfler için manevra yaparken yazmıyor. Yine de devam ediyorum. Bitince temize çekiyorum. Sonra bir kopya daha çıkarıyorum. Yuvarlak harfleri üzerlerinden tekrar tekrar geçerek belirginleştiriyorum. Okuyorum, “Eh” diyorum. Umutla bir dergiye gönderiyorum. Dergide yayınlandığının hayallerini kuruyorum. Bir yayınlansa…

Bir yol ayrımında olduğumu düşünüyorum. Yazmaya tamam ya da devam diyeceğim.

Yayınlanmıyor ama tamam da demiyorum. Öyküler kağıda aktarılmak için sıkıştırıyorlar beni. Çocukluğum aklıma geliyor. Demiyorlar mı, çocukluk öykücünün madenidir? Bu madene giriyorum, galerilerde dolaşıyorum. Peş peşe öyküler çıkıyor kalemimden. Aileme gönderiyorum. Ailemden gelen mektuplarda yazdıklarımdan bahsediliyor:

“Ben o zaman öyle yapmamıştım, yanlış yazmışsın.”

“Nereden hatırladın on beş sene önce gittiğimiz piknik yerini?”

“Aman bu öyküyü teyzene göstermeyelim, valla küser. Aslında babaannene de biraz benziyor. Yarısı babannen, yarısı anneannen gibi.”

Bir gün hücreme büyük boy bir zarf bırakıyor gardiyan. Zarfın içindekileri görünce bir aydır idarede belediğine bile kızmayacak kadar seviniyorum. Ailem öykülerimi bilgisayarda yazdırıp bana göndermiş.

Birkaç saat çok mutlu oluyorum. Elimde bilgisayar dizgili kağıtlarla havalandırmaya çıkıyorum. Türkü söylüyorum mırıl mırıl. Sonra kağıtları okuyorum. Dizgi hataları canımı sıkıyor. Bazen benim kelimemin yerine yazılana inanamıyorum. El yazısıyla gönderdiğim için böyle şeyler çok oluyor. Örneğin ben “erim” yazmışım onlar “evim” olarak dizmişler. (El yazımda r’leri v, g’leri p gibi yaparım) Bazı diyaloglarda, konuşan öykü kişisi için veri olsun diye şive kullanmışım. Onlar benim köylüyü İstanbul Türkçesi ile konuşturmuşlar.

Artık biçim konusuna eğilmeye başlıyorum. Öykü metninde italik yazılması gereken yerler oluyor. Başlığın boyutlarının tasarladığımdan bir milim büyük ya da küçük olmasının bile metni bozduğunu düşünüyorum. Bazen küçük harflerle yazılması gereken yerler büyük harflerle yazılıp geliyor. Noktasız, virgülsüz, hiçbir imla işareti kullanmadan yazdığım öykülerim oluyor. Ertesi hafta benim sevgili kuzenim, “Abim herhalde unutmuş” diyerek uygun gördüğü yerlere imla işaretlerini koyup bilgisayarda dizgisini yapmış, çıktıyı bana göndermiş oluyor. Ne yapacağım diye kara kara düşünüyorum. Oturup kuzenime dizgi hakkında bir mektup yazıyorum:

“Ben el yazımla ne yazmışsam onu yaz, ne fazla ne eksik.”

Kendimde de hata yok değil. Kuzenim el yazıma göre eksiksiz, fazlasız dizgiyi yapıp gönderiyor. Okuyorum, bir cümle benden kaynaklı arızalı olmuş ya da bir kelime uymamış öykünün diline. Ya da bir yere nokta değil de noktalı virgül koymalıyım. Ya da yeni bir paragraf eklemeliyim öykünün tam oratsına. Bilgisayar önümde olsa birkaç saniyede halledebileceğim bir düzeltme için defalarca mektup yazmak zorunda kalıyorum. Bazı mektuplarım ulaşmıyor ve her şey karman çorman oluyor. Müthiş çaresiz hissediyorum kendimi. Yeni bir öyküye başlamak Kaf Dağı’nın ardındaki ejderhaları öldürmek üzere uzun ve zorlu bir yolculuğa çıkacağım hissi veriyor. Her zaman cesur olamıyorum. Cesaretim geldiğinde ise korkaklığımdan dolayı feda ettiğim öykülere hayıflanıyorum. İçim dışım huzursuzluk oluyor.

F Tipi’nde hücreler arasında ilginç bir iletişim yöntemimiz var. Başka hücrelerdeki arkadaşlarımıza ne söyleyeceksek bir kağıda not olarak yazıyoruz. Notu, ıslak gazete kağıtlarından yaptığımız küçük topların üzerine bağlıyoruz. Ondan sonrası koluna kuvvet. Topu gideceği hücrenin havalandırmasına atıyoruz. Alacak hücre uzaktaysa, top, birkaç el değiştirerek adresine ulaşıyor. Adrese ulaştığında boş top, ulaştığı anlaşılsın diye geri gönderiliyor. Topu doğru havalandırmaya düşürmek ustalık istiyor. Bazıları çatıda kalıyor. Ayda bir gardiyanlar gezerler. Bizim takılmış topları alır, okur, hakkımızda istihbarat elde etmiş olurlar. Biz de buna karşı, gerektiğinde şifreli yazarız notları. Toplar bir çeşit postacıdır bizim için.

F Tipi’ndeki iletişimin zorunlu olarak yazıyla olmasını bir avantaja çeviriyoruz. Küçük notlar gün geçtikçe hem uzuyor hem de özellikli hale geliyor. Konuşma dili kullananlar, mektup dili kullananlar, imla kurallarına göre yazanlar, esprili yazanlar, en sıradan şeyleri bile şifreli yazanlar, sembol, metafor kullananlar… Kimse kimsenin yüzünü görmüyor ama kelimeler birer mimik işlevini görüyor. F Tipi’nde müthiş bir yazı kültürü oluşuyor. Herkes bir şeyler yazıyor. En çok da öykü ve şiir yazılıyor. Öyküler, şiirler değiş tokuş ediliyor. Karşılıklı eleştiriler yapılıyor. Ama ne yazık ki el konulmasın diye her not okunduktan sonra yok edilmek zorunda. Arşivler zihinlerin unutkan sularında kayboluyor.

İki yıl kadar kaldığım F Tipi hapishaneden on beş öykü ve öykünün yaşamımda artan ağırlığıyla ayrılıyorum.

Daktilo, Kalem, Kitap Peşinde Sevk 

Bir başka hapishanedeki arkadaşlardan mektuplar alıyorum. Orada hala daktilo olduğunu sanıyorum. Onca el yazısı uğraşının ardından müthiş bir olanak gibi geliyor bu bana. Daktilo adeta takıntı olmuş bende. El yazısı metnim daktiloya geçince sanki daha iyiymiş gibi görünür gözüme.

Sevk istiyorum. Kabul edilmiyor. Yeniden istiyorum, yine kabul edilmiyor. En son, ailemin çabalarıyla sevkim çıkıyor. Yeni hapishaneye gitmek için yola çıkacağım. Depoda birikmiş olan kitaplarımı veriyorlar. Yine üç dört koli.

Yeni hapishanede ilk sorduğum daktilo oldu. On beş gün önceki aramada son daktiloya da el konulmuş. F Tipi’nden hazırlıklıydım böyle aksiliklere. Fazla takmıyorum, hızla okumaya, yazmaya başlıyorum. F Tipi’ndeki okuma programıma devam ediyorum. Tanzimat’tan günümüze kadarki öykü birikimini okuyorum. Okuduğum her kitap hakkında düşüncelerimi defterime yazıyorum.

Yeni hapishanede ilk öykümü yazıyorum. Artık öykü yazmaya iyice ısındığıma inanıyorum.F Tipi’nde kalem için aylarca uğraştığım gibi burada da daktilo için uğraşacağım. Müdürle görüşüp isteğimi belirtiyorum. Önce yasak, diyor. Sonra yasağı gerekçelendiriyor:

“Daktilodan çok çekti Bakanlık. Daktiloyla örgüt yazışmaları yapılıyor diye kullandırmıyoruz.”

En son, hapishanenin daktilografi atölyesinde, haftada bir gün öğleden sonra daktilo kullanma konusunda anlaşıyoruz. O gün kutsal bir gün oluyor benim için.

İlk haftam daktiloyu tanımakla geçiyor. İkinci hafta ise daktiloyla yazmakta çok yavaşladığımı fark ediyorum. Yalnızca bir öykümü daktilo edebilmişim. O da bir yığın yanlışla. Başımda bir gardiyan duruyor. (Sakıncalı bir şey mi yazıyor?) Gardiyan böyle sessizce izlese iyi. Tam tuşlar eskisi gibi parmaklarımı okşamaya başlıyor, pat, gardiyan elinde benim öykülerden biriyle yanıma yaklaşıyor:

“Bunlar gerçekten oldu mu?”

Kısa bir yanıtla geçiştiriyorum. Ardından başa soru. Benim kutsal gün can sıkıntısıyla sonuçlanmış boş bir güne dönüşüyor. Bir müddet sonra da gardiyanla sohbet günü haline geliyor.

Tekrar müdürle görüşüyorum. “Bakanlık izin vermediği halde sana imkan sağladım, onu da beğenmiyorsun.” diyor. Bakanlığa iki sayfalık dilekçeyle daktilo kullanmam gerektiğini belirtiyorum. Daktilo yasağının hiçbir haklı gerekçesi olamayacağını ayrıntılı olarak ifade ediyorum. Yanıt gelmiyor. Yeniden yazıyorum. Sekiz ay boyunca defalarca dilekçe yazıyorum. Sonunda ya bakanlık ya da hapishane müdürü bıkmış olacak ki “istediğin zaman, istediğin adar kütüphanedeki daktiloyu kullanabilirsin” deniliyor.

Bundan sonrasında kütüphanedeyim. Kütüphane memurlarından daha sadığım mesaime. Yanlış tanınma pahasına da olsa hiç kimseyle tek kelime onuşmuyorum. Üç ayda öykülerimi, romanlarımı üçer kopya daktilo ediyorum. Öykülerimi dosyaladığımda çok mutlu oluyorum.


Yayınlatma Çabaları, Dergiler

Mutlu mesailerimden bir gün, adım yazılı büyük zarfı önümde buluyorum. Zarftan, ulusal çapta dağıtılan bir edebiyat dergisi çıkıyor. İçindekiler kısmında adımı görüne sevinçten deliye dönüyorum. Bana aylar önce öyküye ve dolayısıyla yazmaya tamam mı devam mı dedirtecek kadar önemli bir mesele olan ve bu ruh haliyle gönderdiğim öyküm yayınlanmış. Önümün açıldığını düşünüyorum: “Diğerlerini de yayınlatabilirim.”

On kadar edebiyat dergisini düzenli olarak takip ediyorum. Bunlardan üçünü belirliyorum. Dergileri okudukça, yayınladıkları ürünlere bakışlarını az çok tahmin edebiliyorum. 

Kimileri, ne gönderilse yayınlıyor gibi. “Morale ihtiyacım olduğunda buna gönderebilirim.”

Kimileri hapistekileri ufaktan kolluyor gibi. “Yazdığım öykünün dışında bir referans vermek yanlış geliyor bana.”

Kimisi politik bakıyor. “Böyle öykülerim var.”

Kimisi edebi çizgi koymuş, edebiyat istiyor. “Bunda yayınlatabilirsem kendime güvenebilirim.”

Kimisi tanınmış ya da tanınmaya yüz tutmuş imzaların öykülerini yayınlıyor. “Buna daha zaman var.”

Bu düşüncelerime göre üç dört öykümü belirliyorum. Uygun dergilere gönderiyorum. Her birine ayrıca kendimi tanıtan mektuplar yazıyorum. Mektupları yazarken imla klavuzu elimde. Hatalı bir kelimeyle daha baştan hafifsenmek istemiyorum. Mektupların son cümlelerinde tıkanıyorum:

“Yayınlar mısınız” desem, zaten bunun için göndermediniz mi, demezler mi?

“Yayınlamanızı rica ediyorum” desem, yalvarmak gibi olacak. İnsan azıcık dik durmalı, değil mi?

“Umarım yayınlarsınız” desem, çok kendine güvensiz olacak. Sanki öykü kötü de araya hatır gönül sokuyormuş gibi, acındırıcı.

“Yayınlamanız beni mutlu eder” de aynı. Sırf öykümün yayınlanmasına mı bağlı benim mutluluğum ya da yayınlanmasa bundan sonra yazmayacak mıyım?

Aradan saatler geçtiğinde bir of çekiyorum, ilk aklıma geleni yazıp gönderiyorum. Kimisine, yayınlanmasıyla ilgili hiçbir şey yazmıyorum. “İyiyse yayınlar, eşek değil ya.”

Bir ay geçiyor, dergilerin yeni sayıları geliyor. Umutla adımı arıyorum, bulamıyorum. Karmaşık duygular içinde birkaç gün geçiriyorum. “Tamam mı devam mı” sorusu artık saçma geliyor. Aynı dergilere yeni öyküler gönderiyorum.

Kafamda başka hesaplar da var. Derginin bir yayın kurulu olmalı. Onlarcasının arasında benim öyküme de bakmışlardır. Öyküm ellerine ulaştığında belki de dergi yayına hazırdı. Adı duyulmamış birinin, muhteşem olmayan öyküsü için hazır planı bozacak değiller ya.

Umut doluyor içim. Bundan sonra derginin çıkacağı tarihi de hesaplayarak gönderiyorum öykümü. Bir de ısrar meselesi var. Ben bir dergi yönetsem hemen bir öyküyle tamam demem hiç kimseye. Yazarda ısrar ararım. Bir akşam, melankoli içinde oturmuş birkaç sayfa yazp yayınla diye göndermişse, yayınlamayı pek de düşünmem. Kişi yazmaya devam etmeyi, bir akşamda yazdığı bir metnin yayınlanmasına koşullamışsa yayınlamam. Varsın o da yazmasın bundan sonra, derim.

Dergilere öykü göndermeye devam ediyorum.

İşin ekonomik boyutu da var. On kadar dergiyi takip etmek epeyce bir ekonomik külfet. Bir de her ay üç dört taahhütlü mektupla dergilere öykü göndermek var. Normal tarifeli postayla göndersem ucuz olacak ama ya ulaşmazsa? Öykülerin çoğaltılması yine masraf. Daktiloyla boşuna zaman harcamaktansa fotokopi çektiriyorum. En ucuzundan içiyor olsam da sigaramı kısıyorum. Mahpus adamın çay ve sigaradan başka ne lüksü var? Tüm bunlara rağmen öykülerim, gönderdiğim dergilerde yayınlanmıyor. Sabrediyorum. Kendimi çileye kapanmış dervişler gibi hissediyorum. Dergilerde öncelikle öyküleri okuyorum. Kimilerine dudak büküyorum. Arkadaşlarda umut arıyorum. “Seninki daha iyi” diyorlar. Sonra kendimi kandırdığımı fark edip sönüveriyorum. Öykü yazmamı alttan alta gereksiz bir uğraş olarak gördüğünü hatta benimle kişisel bir meselesi olduğunu düşündüğüm bir arkadaşıma aynı testi uyguluyorum. Arkadaşıma verdiğim mizahi bir öykü. Ranzasında okuyor. Benim ranzam da tam çaprazdan görüyor onu. Öykünün bir kopyası bende, bir kopyası onda. Çaktırmadan ona bakıyorum. Önce ciddiyetten alnı kırışıyor. Henüz girişteki didaktik paragrafta olmalı. Sonra yüzü dümdüz oluyor, ifadesizleşiyor. İlk sayfanın ortalarında yüzü birden gevşeyince anlıyorum ilk espriyi okudu. Sonraki sayfalarda oturuşunu dikleştiriyor. Gülümsüyor, yüzü iyice gevşiyor.

İstediğimi aldım. Aşağı kata iniyorum. Çay yapıp televizyonda ıvır zıvır bir program izleyecek kadar kaygısızlaşıyorum. Akşam yemeğinde denek arkadaşımın tam karşısına oturuyorum. Ağzını bıçak açmıyor, deli edecek beni. Sonra birden bir mucize eseri konuşuyor:

“Valla … Dergisinde yayınlanan çoğu öyküden iyi senin bu öykü.”

Ohooo, akşama dizi bile izlerim.

Bazen öykü gönderdiğim dergilere ulaşamıyorum. Gazetelere bakan gardiyana dergi ismi veriyorum. Her zamanki gibi, gazete bayisinde yok, diyorlar. Ailemin görüşe gelmesini bekliyorum ya da mektup yazıyorum. Görüş-mektup süresinde derginin yeni sayısı çıkmış oluyor. Onlar da alıp geliyorlar.

“Ya görmediğim sayıda öyküm yayınlanmışsa?”

Dergiye yazıyorum. Zarfa para koyup gönderiyorum. Bir saat sonra benim zarf geri geliyor. Mektup içinde para kabul edilmiyormuş. Dergiye başka bir mektup yazıyorum, durumumu anlatıyor, eski sayıyı istiyorum. Para olmadığı için genelde gönderilmiyor. Ben de, “öyküm yayınlanmış olsaydı herhalde sembolik bir telif anlamında dergiyi gönderirlerdi” diyerek kendimi avutuyorum. Ama öyle değilmiş. Yine bir dergiye öykü göndermiştim. Öykü gönderdikten sonra çıkan sayısını kaçırmışım. Eksik sayıya ulaşmak için de pek uğraşmadım. Aradan üç ay geçti. Bir arkadaşımdan öğrendim ki görmediğim sayıda öyküm yayınlanmış. Üç aydır boşuna kıvranıp duruyormuşum.

Bu olay dergilerin yayın politikaları hakkında düşündürdü beni. Birçok dergi, adı duyulmamış, amatör ya da çok satan olmayan yazarların ürünlerini yayınlarken ürün sahibine “kıyak çektiğini” düşünüyor olmalı.

Bundan sonra öykü gönderirken mektubun sonunda fazla düşünmüyorum. Yayınlamaları konusunda bir şey yazmak yerine “Bu size gönderdiğim ikinci, üçüncü, beşinci, onuncu mektubum ve öyküm” diye yazıyorum. Bazen hızımı alamıyor, “Bu kadar öykü gönderdim, hiçbirini dikkate değer dahi bulmadınız öyle mi?” yazıyorum. Bir sonraki öyküyü gönderirken yazacağım mektupta önceki sayılarda yayınlanan kimi kötü öyküleri alıp enine boyuna eleştirmek için hazırlanıyorum. Yeni bir sayı geliyor, öyküm yayınlanmış. Köpük kıvamına geliyorum.

Bazı dergiler şu çağrıyı yapıyorlar:

“Ürünlerinizi e-mail ya da disketle gönderin.”

İyice umutsuzlanıyorum. Anadolu dervişleri gibi “bir kalem, bir kağıt” ile yaşayan biz hapistekiler?


Beyin Değil El İşlesin

Kerim Korcan’ın Tatar Ramazan’ında Gardiyan Zihni şuna benzer bir söz söyler:

“Esrardan bize zarar gelmez. Mahkum esrarı çekti mi uykuya dalar. O zaman asayiş berkemaldir.”

Kitap mahpus insanı uyanık tutar. Okuyan, yazan insan hayatı algılamaya, sorgulamaya dvam ediyor demektir. Biz siyasi tutsaklar bu bilinçle yalaşırız okumaya, yazmaya. Hapishane beyinler için sinsi ve acımasızdır. Hele hücreler. Hücrelerde hafızasız toplumun hafızalı bireyleri olarak kalmak daha çok çaba ister. Boncuk örmek, tahtadan süs eşyaları yapmak gibi beden faaliyetleri de yapılır hapishanelerde. Bunlar hapishane idarelerince teşvik edilir.

“Beyin değil el işlesin.”

F Tipleriyle birlikte Cumhuriyet tarihinde görülmemiş uygulamalar başladı; Kitap, daktilo, kalem kısıtlamaları. Bu kısıtlamalara rağmen hala okunuyor, yazılıyor. Mecliste yeni bir infaz yasa tasarısı parmakların kaldırılmasını bekliyor. Yeni infaz yasasının en önemli maddelerinden biri zorunlu çalıştırma. Çalışmayan mektupsuz, ziyaretçisiz kalacak. Hatta daha çok kalacak hapiste.

“Beyin değil el işlesin.”


Bitirirken

Bugüne kadar ondan fazla öyküm çeşitli edebiyat dergilerinde yayınlandı. Yayına hazır iki öykü dosyam, bitti diyemediğim romanlarım var. Nasıl yazdım, nasıl yayınlandı, anlattım. Yazmanın bunca zor olduğunu bilseydim belki de hiç başlamazdım. Hapisliğimin sonlarında neden yazdığımı düşünüyorum yine. İlk zamanlar belki okumak, yazmaktan başka çarem yoktu. Ya da kendimi kanıtlamak istiyordum. Hatta, dergide adımı gösterip yakınlarıma, daha ölmedim, demek, moral vermek istiyordum. Belki de kendime.

Her ne olursa olsun hapiste direnmenin tek ve hatta belki de en güzel yolu yazmak. Yazarak ayaktayım diyebilirim. İtaat etmiyorum diye dayak yediğim bir gün, mizah yüklü bir öykü yazarak baktım hayata. Yazmak, hele ki hapiste yazmak umudun adı, var olduğumun çığlığı.

Şimdi hapisliğimin sonlarındayım. Aklımdaki soru, “çıktığımda yine yazabilecek miyim?” Yazmanın sıkıntılarıyla hapishanenin sıkıntılarının üst üste bindiği zamanlarım oldu. “Tamam mı devam mı” yol ayrımına geldim defalarca. “Devam!” dedim hep. Yazıp bitirdiğim her öykü, her yazı sonrası bazen kendimi sevdim, kanatlanıp havalandırmadan göğe yükseldiğimi hissettim. Bazen de aptalca buldum yazdığımı.

Sözün kısası, kendi kendime yazdım şimdiye kadar. Zaten içe kapanık biriyim. Dolayısıyla eskiden beri yazmaya meyilliyim. Yazmak bir yalnızlıksa, çocukluğumdan hapisliğime kadar hep oldu böyle bir yalnızlığım.

İçerdeyim ama öykü kişilerimin çoğu dışarda dolaşıyorlar. Dışarı çıktığımda belki onlar girecekler içeriye.

Umarım girmezler. Hep birlikte dışarda oluruz. O süt beyaz mavilikte.


Özgür Soylu

Eylül 2004

Çifteler Hapishanesi

*Bu yazı yazar tarafından kolektife destek amaçlı gönderilmiştir. Yazının daha önce yer aldığı yayınlar: İmge Öyküler Dergisi, Hapiste Yazmak adlı ortak kitap çalışması. 

10 Şubat 2022 Perşembe

Suç ve Edebiyat: Bir “temizlik” girişimine karşı (Oğulcan Yiğit Özdemir)

*Barbarları Beklerken Sanat Kolektifi olarak 19 Aralık Katliamı'nın faili Hikmet Sami Türk'ün Varlık Dergisi'nin son sayısında yer alması üzerine yazdığımız bildirinin açtığı yoldan Oğulcan Yiğit Özdemir konuyu ve tartışmayı derinleştirek bu yazıyı kaleme aldı. Failler yargılanmadığı ve eleştirilmediği sürece "edebiyatçıların" işlediği suç devam edecektir.   



Suç ve Edebiyat: Bir “temizlik” girişimine karşı

Başlıktaki ilişki her söz konusu olduğunda, akla öncelikle suçu konu edinen edebiyat gelir. Ancak bunun yanı sıra, suçlu edebiyatçılar olduğu kadar, edebiyatın işlediği “suç”lardan da söz etmek gerek. Dolayısıyla meselemiz akılcı yürütmelerin basit tatminini okura sunan kimi sıradan polisiye eserlerden çok, edebiyatın “hijyenikleştirilmesinin” de aracı olan, klinik ve kriminal yapıları incelemek. 

Konunun açıldığı yer, 19 Aralık katliamı sırasında Adalet Bakanlığı görevinde bulunan Hikmet Sami Türk’ün Türkçe edebiyatın kanonlarıyla ilgili Varlık dergisinde kalem oynatma arzusuna kapılması. Behçet Necatigil’den, yaşamdayken verdiği konferanslardan bahsediyor. Öyle ki, sanki mahpusluğun ve düşünmenin bunca iç içe geçtiği, onlarca yazar, sanatçı ve siyasinin ifadelerinden ve politikalarından ötürü suçlu olarak hüküm giydiği günlerde, sanki hiçbir şey olmamış gibi, Çetin Altan’ın deyimiyle “havadan sudan” söz açar gibi edebiyattan söz alıyor.

Suçu konu edinen edebiyat

O halde bize de suç ve edebiyatın nasıl iç içe olduğunu, has edebiyatın bunları birbirine katık ettiğini, ihlal içerdiğini gösterme vazifesi düşüyor. Bu ihlal ki, yasaları yüze çarpacak güçte olsa gerek.

Bu başlıkta ilk aklıma gelen, elbette Dostoyevski. Çara karşı işlediği suçlardan gönderildiği Sibirya sürgünü sonrasında Stepançikovo Köyü’nü yazar ki en başarısız romanlarından addedilse de kumar borçlarını ödemesi gerekmektedir. Dostoyevski Çarlık politikası ve dinini eleştirmediğini, yalnızca “insan kibri ve karakteri”nden bahsettiğini savunsa da, gönderildiği sürgünün izleri edebi muhasebesinde derin bir yer tutacaktır.

Kanonik eseri Suç ve Ceza’da, yasaların her şeyden önce kamu vicdanında haklı çıkarıldığını, bunun da tek tek bireylerin işlediği ve göz ardı ettiği suçlar ve inayetler toplamı olduğundan dem vuracak, suçun şahsiliği ilkesine ve merhamet duygusuna göz kırpacaktır. Üç kuruş için işlediği bir cinayet, sonunda bir öğrenciyi hayatla derin bir muhasebeye götürecek, bütün tiranların ve fatihlerin bastırdığı sesi işitecektir.

Suçluların edebiyatı

Akla Jean Genet’nin gelmemesi mümkün değil. Homoseksüelliğin suç, suç olmadığında ise büyük bir ahlaki düşkünlük ve ceza gerektiren bir eylem addedildiği kıta Avrupası’nın geçmiş yıllarında, lağımlarla iç içe bir yetimlik ve hırsızlık hayatını sürdüren bu genç adam, hapisteyken yazdığı romanı Jean Paul-Sartre’a gönderir. “Hırsızın Günlüğü”, suçluların bedenleri ve yaşantılarını övmenin yanı sıra, Rimbaud’nun çağrısında bulunduğu “gerçek yaşam”a bizden çok daha yakınsadıklarını da gösterir.

O halde suçlunun da bir hayatı olduğu, onun da bir yaşantılar zengini olabileceği, toplumun dışına itilmesinin sebeplerini aramak yerine, bu yaşantıların değerinin çoğu sıradan ve ahlaklı yaşama ağır basabileceğini bize gösterdiği ve “toplum” denilen mahpusluğun altını oyduğu için ona bir kez daha teşekkür etmeliyiz. O toplum ki sessiz, suskun ve yüreksiz.

Hikmet Sami Türk’ün neden Varlık nezdinde ödüllendirildiği şimdi daha net anlaşılıyor. Çünkü toplum adına, toplum için söz alıyorlar.

Edebiyatın işlediği suçlar

Eh, bu noktada çok da uzağa gitmeye gerek yok. Bu suçu işleyen görkemli bir anıt, her ne kadar naaşı ülkemize gelmemiş de olsa, bizim topraklarımızda büyümüş en gölgeli, en bir serin çınar: Nâzım Hikmet. Ona kalırsa Kuvay-i Milliye Destanı'nı yazmak, düzenin ekmeğini yemek için bir kapı açmak değil, kadük milli duyguları övmek ve ülkesinin sömürgecilere karşı verdiği mücadeleyi yüceltmek içindi. Elbette, bu yetmedi. Hapse tıkıldı ve ömrünün baharından 13 yıllık takvim yaprağı koparıldı.

Mahpusluktan gücenmedi, en büyük eserlerini, Yaşar Kemal’in yüzüne söyleyiverdiği gibi “hapiste Nazım oldun” dedirtecek denli yüksek perdeden, demir parmaklıkların arkasından söyledi. Bir siyasi mahkûm olarak.

İdamı istendi, vatan haini ilan edildi, ülkeden sürgün yedi, kaçmak zorunda kaldı. Hepsinin arkasında, bugün Aysel Tuğluk’tan başlayarak pek çok siyasi mahkûmu demiri toz ederler misali hücrelere tıkan o kuvve vardı, hala da var.

Hikmet Sami Türk de onlardan biriydi ve Varlık’ta konuk yazar olması, rindmeşrep yazılara soyunması bu hakikati değiştirmeyecek.



Bir "Varlık" Hikâyesi

Dört gün önce bazı köklü dergilerin batma sinyallerini çalmaya başladığını söylemiştik ve bu çöküş durumunun sadece ekonomik temelli olmadığını aslında bu "köklü" dergilerin varolan kanonu devam ettirdiğini, okurla bir bağ kuramadığını, standart dosya konularıyla günü kurtardıklarını fakat bugün edebiyatın kendisine yenildiklerini söylemiştik. Ancak şu an daha ciddi bir durum var ortada. Varlık Dergisi son sayısında 19 Aralık Katliamı'nın faili eski adalet bakanı Hikmet Sami Türk'ün bir edebiyat anısını yayımladı. Kuruluşundan itibaren kurucu ideolojiyle hiçbir sorun yaşamamasından kaynaklı Varlık Dergisi açısından bu olay bir "Varlık" hikâyesidir. Ama bizim açımızdan bu tamamıyla politik ve poetik bir iflastır. Çünkü 19 Aralık Katliamı devletin bizzat kendi eliyle işlediği apaçık bir cinayettir. Varlık Dergisi'nin arşivlerini incelediğimizde Hikmet Sami Türk'ün bir değil birkaç kere dergiye konuk olduğunu görüyoruz. Örneğin Behçet Necatigil'in doğumunun 100. Yılı dolayısıyla yapılan özel dosyada Türk, Necatigil'in öğrencisi vasfıyla ağırlanıyor. Bu sayının tanıtımı Doğan Hızlan tarafından Hürriyet Gazetesi'nde yapılıyor. O yazıda yine Hikmet Sami Türk özenle anılıyor. Bizim payımıza da pazılı tamamlamak düşüyor. Varlık Dergisi kendi varlığının kime hizmet ettiğini bir kere daha kanıtlamış oldu. Şimdi onu hep kollayan sanat sistemi ve edebiyat ortamı kendi varlığını sorgulamaya başlayabilir. 

Barbarları Beklerken Sanat Kolektifi



#barbarlarıbeklerkensanatkolektifi #sanat #edebiyat #şiir #eleştiri #dergiler #varlıkdergisi #barbarlarıbeklerkensanatkolektifi