28 Kasım 2021 Pazar

Kim Bu Barbarlar? (Manifesto)


Üç yıllık bir iç tartışma, anlama, biriktirme    sürecinin ardından Barbarları Beklerken Sanat Kolektifi olarak bu manifestoyla kolektifimizin ana düşüncelerini ifade ediyor ve kamuoyu ile paylaşıyoruz


Barbarları Beklerken Sanat Kolektifi sanatın özerkliğini savunur ve bu anlayışın mantıksal sonucu olarak kendini otonom bir vaziyet alma hali olarak tanımlar. Kolektif üyeleri tüzüksüz ve resmi olmayan, otonom bir düzeneğin içinde sanat çalışmalarını yürütürler.

Barbarları Beklerken Sanat Kolektifi devrimci sanat akımlarının tarihsel mirasını eleştirel bir perspektifle sahiplenir. Avangard sanatın tarihsel birikiminin izinde “yeni olanı yap!” sloganını her türlü sanatsal üretiminin temel çıkış noktası olarak görür. Gelenekle kurduğu ilişki, toptan bir reddiye ilişkisinden ziyade onu içerip aşmak çabası olarak ifade edilebilir.

Barbarları Beklerken Sanat Kolektifi yaşamı sanattan ve sanatı yaşamdan koparan tüm anlayışlarla arasına kalın bir set çeker. Sanatsal üretimlerini gerçekleştirirken bu ilkesel duruşunu muhafaza etmeye özen gösterir.

Barbarları Beklerken Sanat Kolektifi, Andre Breton’un  "Dünyayı değiştirmek” dedi Marx; “Yaşamı değiştirmek” dedi Rimbaud: bu iki slogan bizim için tektir.” anlayışına sahip çıkar.

Barbarları Beklerken Sanat Kolektifi toplumsal ve kültürel tüm ilişki biçimlerini sınıflar mücadelesinin perspektifinden yorumlamaya ve değiştirmeye gayret gösteren Marksist kuramı kendine referans alır. Tüm ezilenlerin ve sömürülenlerin mücadele pratiklerinin yanında kendini konumlandırır. Sınıfsız, sömürüsüz ve devletsiz bir dünya tasavvuru içinden hayatla ilişki kurar.

Barbarları Beklerken Sanat Kolektifi sanat ve politika arasındaki ilişkiyi indirgemeci bir şekilde ele alan anlayışları reddeder. Sanatın politikasını önemser fakat sanatı politikanın salt uzantısı olarak görmez. İki ayrı düzlemin eleştirisini kabaca tek bir potada eritmez. Sürrealistlerin “Devrim için Sanatın Bağımsızlığı, Sanatın Nihai Özgürleşimi için Devrim” sloganında cisimleşen tutumunu sahiplenir. 

Barbarları Beklerken Sanat Kolektifi her türlü kanonlaşma girişimini reddeder. Ana akım kanonu eleştirdiği kadar “deneysel” kanonu da eleştirmekten geri durmaz.

Barbarları Beklerken Sanat Kolektifi rekabeti reddeder dayanışmayı ön plana çıkarır.

Barbarları Beklerken Sanat Kolektifi “Burjuvazi pisliktir!” demekten bir an olsun vazgeçmez. Burjuvazinin şu ya da bu kanadı fark etmeksizin onu ve onun çıkarlarının temsilcisi devleti karşısına almaktan geri durmaz.

Barbarları Beklerken Sanat Kolektifi 

25 Kasım 2021 




2 Ekim 2021 Cumartesi

Barbarları Beklerken, Sayı 9-10


Türkiye, Şiir, Direniş

Nabızla ölçülmez, şiirin ritmi azalmaz. Direnişi de... Dikkatli şiir okuru son 20 yılın şiir panoramasını yaptığında Türkiye ile karşılacaktır. Bu karşılaşmayı önemsiyoruz. Peki ne görecektir bu karşılaşmada? Açlık, yoksulluk, ekonomik çöküş, siyasal iktidarın uyguladığı baskılar, faşizm, ölümler, yok sayılmalar, sansür, linç kültürü, tetikçilik, tekellerin işbirliği, devletin iç hesaplaşması ve halkın bağrına bırakılan umutsuzluk...  Son 20 yıl, şiirin de her anlamda değiştiği, dönüştüğü, yenilendiği bir dönemdir. Dilin kıskacı kendi içinde kırılmış, mükemmeliyetçiliğe karşı "acemilik" yeniden gündeme gelmiştir. Bu hem Türkiye'nin hem de şiirin kendi haysiyetinin bir sonucudur. Gezi ayaklanması, bu yenilenme ve haysiyet tablosunu umudun hizasına getirmiştir. Nabız hızlanmıştır, şiir tekinsizleşmiştir, şair flu bir rol ustası haline dönmüştür. Şiir ritmini yeniledi çünkü  sahnenin dışında durmaz, duramaz. Şairler için aynısını söyleyebilir miyiz? Son 20 yılın panoramasını düşünerek şair geleceğe ne söyleyebilir? Türkiye'ye ne söyleyebilir? Şiire ne söyleyebilir? Direnişe ne söyleyebilir? Kayıplara ne söyleyebilir? Şair, hesaplaşmasını Türkiye'den yaparsa sözcükleri umudu mu muştular, isyanı mı yoksa hüsranı mı? 

Sorular bitmez ama bizim nabzımız soru sormaya meyilli. Barbarları Beklerken Edebiyat Fanzini olarak Türkiye'yi konuşmayı arzuluyoruz. Şiirin ritmini kaybetmeden. Umudun hafızasını tazeleyerek. 

Barbarları Beklerken'in bu birleşik sayısı (9-10) Türkiye, Şiir, Direniş dosyasıyla açılıyor. Konuya dair Ersun Çıplak ile geniş bir söyleşi gerçekleştirdik. Dikkatle okunmasını öneriyoruz. Dosyaya yazılarıyla  katkı sunan arkadaşlara sorular hazırlamadık. Hanelerinde umuda, Türkiye'ye, şiire, direnişe dair sözler ve karşılaşmalar olduğunu biliyoruz.

Şiir ritmini kaybetmedi. Şairler bekleyişi azaltmak için burada. 

Büyük Ev Ablukada'yken konuşuyorlar... 

Birlikte bekleyelim!

Birleşik sayımıza katkı sunan dostlara çok teşekkür ediyoruz. Barbarları Beklerken sormaya, sorgulamaya, düşünmeye devam edecek çünkü ARADIĞINIZ HUZUR BURADA YOK! 

Okuma Linki:

https://drive.google.com/file/d/15_rua0cAgfcwS-Gc9Ko0Hje-oYF10eD0/view?usp=sharing


Bu sayıya katkı sunan isimler: 

Ersun Çıplak

Önder Karataş 

Berivan Kaya

Erkan Karakiraz 

Dolunay Aker 

Ömer Burçin Özkişi 

Tahsin Aladağ 

Yeliz Güneş 

Diyar Atak 

Orçun Güzer 

Hakan Kaya 

Elwys Brooks White 

Özgür Balaban 

Murat Cömert 

Tellos Filis

İlias A. Katsulis 

Eren Burhan 

Tamer Gülbek 

Erden Kahveci 

Oğulcan Yiğit Özdemir 


Yayıma Hazırlayan: Dolunay Aker 

Yayım ekibi: Ferit Sürmeli, Görkem Özçelik, Dolunay Aker, Dilay Kababıyık, Ömer Burçin Özkişi, Hakan Kaya 

Kapak Tasarım: HakanKaya

İletişim: barbarlaribeklerken@gmail.com

17 Eylül 2021 Cuma

Rüzgârın Kızı-Alejandra Pizarnik


*Rüzgârın Kızı   (Hija del viento)                                   

Geldiler.

Kanı zapteder

Tüy gibi kokar onlar

Kıtlık gibi

Ağlamak gibi


Ama sen 

Korkuyu ve yalnızlığı besliyorsun 

Çölde kaybolan

İki küçük hayvan gibi


Geldiler 

Düş çağını ateşlemek için

Hayatın bir elvedadan ibaret

Fakat sen 

Tıpkı çılgınca raks eden 

Kendinden başka kimsesi olmayan bir yılan gibi

Sarılarak kavrıyorsun kendini


Hıçkırarak ağlıyor

Arzularının sandığını açıyorsun 

ve senden daha bereketli değil geceler

Ama bu öyle bir yalnızlıktır ki

İntihar eder kelimeler.


Çevirmen: Alperen Kartal 


*Barbarları Beklerken'in 7. sayısında yayınlanmıştır. 


5 Eylül 2021 Pazar

Barbarları Beklerken Sanat Kolektifi'nden Ferit Edgü Etkinliği


Pandemi sürecinden kaynaklı ara verdiğimiz "Barbar Okumalar" serisine devam ediyoruz. Barbarları Beklerken Sanat Kolektifi olarak Ferit Edgü gündemimizde. 1950 kuşağının önemli isimlerinden Ferit Edgü öykü yazını açısından yeni bir kavşağı temsil ediyor. Bu kavşağı birlikte tartışmak ve anlamak için etkinliğimize dostları bekliyoruz.

Konuşmacılar: Dolunay Aker, Ferit Sürmeli
Moderatör: Cemile Cereb
Düzenleyen: Barbarları Beklerken Sanat Kolektifi 
Saat: 15.00
Tarih: 11 Eylül 2021
Yer: Cafe Bridge House 
Adres: Güllübahçe Mah. Saray Cad. No: 31 Antakya/Hatay (Limon Mezeci'nin aşağısı, eski Sergüzeşt Kitabevi'nin yeri) 

 

23 Mayıs 2021 Pazar

Ufuk Akarı ile Fotoğraf Sanatı Üzerine Söyleşi

Dilay Kababıyık: Büyüdüğünüz yerlerin sizin fotoğrafçılığınızdaki anlamı nedir? Sokak ve sınıf; bu iki önemli unsur sizde neyi çağrıştırıyor? 

Ufuk Akarı: Fotoğraf bir hobiden ziyade kendimi ifade etme ve yaşam biçimi benim için. Hayata bakışımın oluşmasında sosya ekonomik koşullarımın ve yetiştiğim sosyal çevrenin önemi fazla.
Fotoğraf karesine indirgediğim, ayıkladığım veya seçtiğim görüntülerde bu bilinçaltının tezahür etmesi kaçınılmaz. Kısaca İnsan neyse onu çeker. Bunu planlaması ve içgüdünün kontrolü benim gibi sezgisel ve doğaçlama çalışan bir fotoğrafçı için pek mümkün değildir. 
Sokak sınıfsal farklılıkların en aza indirgendiği kamusal bir alandır. Kısacası hayatın en yoğun gözlemlendiği yerdir sokaklar.
Bu nedenle insanları eşitleyen demokratik bir mecradır. Sokak hayat, fotoğraf hayattan damıtılmış bir andır.



D. K: Tarkovski, Bergman, Trier ve daha birçok yönetmenin filmlerinde fotoğraf karelerini andıran sahnelere denk gelmek mümkün. Fotoğraf ve sinema arasındaki ilişki hakkında ne düşünüyorsunuz?

U. A: Fotoğraf ve sinemanın görsel dilde ortaklaştığı birbirini beslediğini düşünüyorum. Fotoğrafın tanık ve belge algısı hep gerçekle ilişkilendirilmesi, çeken ile bakan arasında anlam yükleme farkı ile sinemadan çok ayrı bir yeri var. Sinema kurgusaldır hikâye anlatır ve yönetmenin dünyasıdır ve bu dünya, kalabalık bir ekip çalışmasıyla kurulur, müzikle desteklenir oyuncular karakterleri canlandırır ve kendi gerçekliliğini oluşturur.
Ülkemizin değerli yönetmenlerinden Nuri Bilge Ceylan fotoğraf birikimini ilk filmlerinde ustaca kullanmış durağan ve uzun sahnelerle fotoğraf dilini sinemasında ustaca kullanmıştır.
Fotoğraf öznel olduğu kadar sunulduğundan itibaren birçok anlama tabi olan bağlamını hiçbir zaman bilemeyeceğimiz sadece yorumlayabileceğimiz zamandan koparılmış görece bir anın kaydıdır.
Alt yazısıyla anlamını bağlamını değiştireceğimiz bir kayıttır.  



D.A: Sokak fotoğrafçılığı diğer fotoğraf çalışmalarından kendisini nasıl ayırıyor? Sokak anonim bir alan. Bu alanda özgünlüğünü nasıl koruyor?

U. A: Sokak fotoğrafı, pozu, kurguyu, kırpmayı sevmez. İçgüdüsel ve spontanedir, ritimdir, ışıktır, gölgedir, sürprizdir, absürttür, duygudur, komiktir, acımazsızdır, şefkatlidir, zıtlıklar barındırır. Adeta doğaçlama bir caz melodisi gibidir, en saf haliyle sunulan kısaca insana ait tüm hallerin anlık kaydıdır.
Sokak fotoğrafı geleneği olan bir tarzın adı ve görme biçimidir. Sokak fotoğrafında tek bir üslup yok benim izinde olduğum sokak fotoğrafı Candid olarak adlandırılan öznesine haber vermeden çekilen spontane ve sezgisel gözlem gücüne dayalı bir sokak fotoğrafı. İçerik ve biçimin aynı anda yakalandığı fotoğrafların arayışındayım. Kontrolsüz bir alanda bu anlayışa uygun fotoğraf elde etmenin güçlüğü benim motivasyonu oluşturmakta. Böyle bir anlayışla tekrara düşmeden biricik ve özgün anlar kaydetmek bu zor çabanın ödülü.
Sokak fotoğrafının bir tanımı yok ama çok beğendiğim ve Ibarionex Perello’ya ait bir yorumunu paylaşmak isterim. “Sokak fotoğrafı bu dünyada birbiriyle gerçek ilişkisi olmayan ancak fotoğraf çerçevesinin sınırları içinde olan unsurlar arasında bağlantılar oluşturmakla ilgilidir.”

Not: Söyleşinin devamı Barbarları Beklerken'in 8. sayısında. 

Acı ve Üzüntü Ünlemi: Ağlamak Hakkında Birkaç Not

Halk inanışına göre anasından gülerek doğan tek kişinin Nasreddin Hoca olduğunu biliyoruz. Eflatun Cem Güney, Hoca ile ilgili halk inanışlarını sıraladığı bir listede ifade ediyor bu inanışı (Boratav, 2014). Dolayısıyla söyleyebiliriz ki Nasreddin Hoca hariç hepimiz doğduğumuzda ağlıyoruz. Şaka bir yana, bu mesele, yani oksijenle ilk karşılaşmanın etkisi, ciğerlerimizin açılması ve nefes alabilmemiz için vazgeçilmez. Tuhaf olabilir ama ağlama bir şekilde nefes alabilmemiz için bir önkoşul. Hatta ağlamayan bebekler için doğum ekiplerinin endişelendiğini çeşitli kaynaklardan okuyabilirsiniz. Ağlama, bir sinyal. Rahatsızlık belirten, “hayır” diyen bir sinyal. Ama bu sinyal bir cevap arıyor, bir yardım bekliyor. O an ne oluyorsa, onun olmasını istemediğini iletiyor. Peki ağlayan biliyor mu kendindeki uyaran tazyikinin sebebini? 

Pek çok sebepten dolayı ağlayabilir bebek. Yorgunluktan, açlıktan, ona dokunanların fazla müdahalelerinden yahut çok ani bazı durumlardan dolayı; sıcak, soğuk, sesli bazı uyaranlar… Yani kabaca beynin tehdit merkezi olarak adlandırabileceğimiz amigdala doğumdan sonra fazlasıyla meşgul. Soruyu tekrar sormak gerekir, bebek bilir mi neden ağladığını? Bebek, öncelikle ağlayışlarına bir anlam bekler. Yahut bir ayna diyebiliriz. Başka bir deyişle, bebek ağlayışlarının bir tercümesini bekler, beklediği bu tercümeyi de bakım vereni üstenir. 

Bu konuda Lacan’ın Çin lokantası anlatısını hatırlayabiliriz. Lacan, 11. Seminer’in sonlarında çocukken okuduğu bir resimli masal kitabından hareketle bir anlatı sunuyor. Birazcık değiştirerek anlatacağım: Bir Çin lokantasına gitmişsiniz, menü Çince yazılı. Açsınız, bir şeyler yemek istiyorsunuz, ama ne istiyorsunuz, bunu bilemiyorsunuz. İşte ağlamak da böyle... Devam ediyorum: Garsondan menüyü çevirmesini istiyorsunuz, o da çeviriyor: Çin böreği, Wonton çorbası ve bir şeyler daha. Ama ilk defa Çin lokantasına gidiyorsanız bu da bir şey ifade etmiyor. Sonuçta, siz bir tavsiyede bulunun diyeceksinizdir. Çünkü tercüme olan kelimeler de bir şey ifade etmeyecektir. Siz sadece karnınızda sizi kemiren o fiziksel acıyı deneyimleyeceksiniz. İşte Lacan buradan hareketle şu sonuca varır: Benim bunların arasından ne istediğimi siz bilin; bana arzumu söyleyin (Lacan, 2017). 

Bebek yeni duygularla doludur. Anne karnında açlık yoktur, sizi havaya atan insanlar yoktur, stres vardır ama dünyada karşılaştığı başkadır. Bu paralellikte, bakım veren ise bebeğin ağlayışlarını gittikçe daha iyi okuma imkânı kazanacaktır. Onun seslerini daha iyi okuma ve çığlıklarını duyma imkanına sahiptir. Bu, gereklidir de.

Bebek Gözlemi Raporları

Şimdi daha somut verilerle ilerlemenin önemli olduğunu düşünerek bebek gözlem verileriyle yan yana düşünüyor olacağım. Bebeği Anlamak: Ailesi İçinde Bebeği Gözlemlemek kitabı içerisinden Ağlamak ve Keder ile Yalnız Kalmak Üzerine metniyle birlikte düşüneceğim. Gözlemci Jeanne Magagna bebeğin (Eric) 18 günlük olduğu raporunda da bebeğin ağlayışlarını not ediyor (Güleç & Magagna, 2016, s. 362): 

“Anne odadan çıktığında bebeğin hafif ağlaması giderek delici çığlıklar halini aldı. Şimdi tüm uzuvları gergin bir biçimde sürekli hareket halindeydi. Boynunu arkaya doğru eğiyordu. Çığlıkları daha da yükseldi. Sert tekmeler atmaya ve kollarını sallamaya başladı.”

Jeanne Magagna bebeğin ağlayarak kendisine korkunç gelen bu deneyimi “boşaltmaya” çalıştığını söylüyor. Belki bir rahatlama, önceki pozisyonuna geri dönme çabasından bahsediyor. Bebeğin yaşadığı acıdan bu şekilde kurtulabileceğini yazıyor Magagna, yani ancak bu sinyal kendine bir ayna bulursa. Bu gerçekleştiğinde, bebek de artık farklı tepkiler geliştirebiliyor. 

Araştırmacılar, bebeğe göre tanıdık olmayan bu dünyanın üçüncü aydan sonra daha tanınır hale geldiğini, üç ile dört ay civarında, bebeğin güvenebileceği bir bakım verenin varlığına dair kanısı güçlendiğinde yalnız kaldığında kendisini rahatlatabildiğini söylüyor (Sunderland, 2006). Burada da dört aylık Eric örneği:

“Bebek sağ eliyle battaniyeyi çekiyor. Yüzüne doğru kaldırmak için her iki elini kullanıyor. Sağ elinin boştaki parmaklarını ağzına koyuyor ve bunları sol eliyle örtüyor ve sonra da burnunu örtüyor. Parmakları rahat bir halde uzamış durumda. Eli diğer elinin üstüne gelene kadar elini yüzünden aşağı doğru yavaşça hareket ettiriyor. Daha sonra her iki elini ağzından çekiyor ve bu hareket sırasını tekrarlıyor.”

Araştırmacılara göre, Eric burada annenin gittikten sonra geri geleceğine dair kendisine güven veriyor; kaybedilen anne korunuyor. Önemli bir şey daha ekliyor Magagna, bebeğin yüzünde ellerini birleştirmesini, ağlamanın yerine geçebilecek olan öncelikle simgenin sonrasında da dil oluşumunun bir başlangıcı olduğunu iletiyor. Yani bebek kayba dair bu aşamada söz öncesi dönemin önemli bir yolunu kat etmiş oluyor. Magagna şöyle söylüyor: “Ağlamak, duygulara sahip olma ve bu duyguların anlamları üstünde düşünebilme gücünü destekleyen iyi bir içsel kapsayıcı ebeveynin oluştuğuna işaret eder.”

Gazete Duvar’da Yokluğa şerh düşmek: Şiir ve yas adlı çalışmamda İskender Savaşır’ın bir sözünü alıntılamıştım, şimdi sözü tekrarlayacağım ve bu bağlamda da kıymetli olduğu görülecektir: “Daha gerçekçi bir ilişki kurarsanız; hayalin gerçek olmadığının farkına varmakla, hayalin bir gerçeklik kaybı üzerine inşa edilmiş olduğu düşüncesi size büyük bir varlık alanı açar. Ama o varlık alanı sizin için var olan bir varlığın kaybedilmesiyle açılmıştır. O yüzden sembol kullanmanın kendisi üzüntünün üzerine inşa edilmiştir. Semboller sembolize ettikleri asıl şeyi çağırdıklarını ama onların olmadıklarını söylerler (Savaşır, 2018).”

Dolayısıyla İskender Hoca’nın bu sözü, Magagna’nın bebek gözleminde dil oluşuma dair atfı için de anlamlı gözüküyor.

Peki şimdi Çin lokantasına dönelim, bebek yaşadığı bu anlaşılmaz uyaranlarla ve bakım veren kaybıyla baş ederken aynı zamanda da bu kaybını söze dökmeye yaklaşıyor. Ama bu sürecin kısa olduğunu sanmıyorum. Ağlayan bebeğin derdi vardır, ama kendinde olan bu gerginliği anlamlandırmaya ihtiyacı vardır. Bakım veren şöyle diyecektir: “Aman da altı mı kirlenmiş benim oğlumun?” Ya da “Acıkmış mı benim oğlum?” Bebek ağlarken bu karşılığı, göz yaşlarımızı alıp süzen ve bize kelimelere tercüme eden sesi duymaya ihtiyacı vardır. Erdoğan Özmen’in yürüttüğü ve asistanı olduğum psikodinamik psikoterapi eğitiminde sık sık konuştuğumuz mesele de budur, bakım verenin bu varlığı, bebeğin sonrasında kendisini ifade edebilmesi için de bir koşuldur. Aynı şekilde Magagna de Eric’in dokuz ay üç haftalık gözleminden sonra anne babasının ona söylediklerinin önemini “Ebeveynin sesleri” olarak ifade ediyor. Eric, ebeveynlerinin ona yanıt vermesiyle birlikte, iletişim becerilerini geliştirmiş ve itiraz etme yahut ifade etme kapasitesini genişletmiş olarak gözleniyor.

Çin lokantası anlatısında ve bu noktaya kadar bebeğin yaşadığını anlamlandıramadığı temelinde düşündük. Ama Rose-Lynn Fisher’ın yaptığı gözyaşı çalışması bu düşündüklerimizi değiştirecek mi? Bunu merak ediyorum. Rose-Lynn Fisher bir fotoğrafçı, ancak mikro fotoğraflar çeken bir fotoğrafçı. Yaptığı iki çalışmayı inceleme imkânı buldum. Birisi Bee (2012), arıların en yakınından çekilen fotoğraflarının olduğu bir albüm-kitap. Diğer ise The Topography of Tears (2017). Kitapta farklı durumlarda incelenen gözyaşlarının fotoğrafları var. Mesela bu kederli (yetişkin) birinin gözyaşı (bkz Şekil 1). 

Eşine rastlanmamış bu çalışma, aslında gözyaşlarının bir haritası olduğunu anlatıyor; her biri eşsiz ve farklı (Fisher, 2017). Yani her gözyaşının ayrı anlamı zaten içerisinde mi? Yoksa bu, bakım verenin bebeğin ihtiyacını okuyabilme kapasitesiyle mi oluşuyor? Yani aslında şunu soruyorum: Gözyaşları kaç yaşında bu haritaya sahip oluyor? Acaba belirli bir yaştan sonra mı? Yoksa doğduğu an zaten bu altyapıyla mı geliyor? Dediğimiz gibi, belki de gözyaşlarının anlamları bir bakım veren tarafından verilince bu hali alıyor, çok ilginç değil mi? Aşağıda da umut hisseden birisinin gözyaşı haritası var (bkz. Şekil 2). 


Son

Bebek gözlemi verilerini temel alarak ağlamaya dair meseleleri düşünmeye çalıştık. Ancak kabul etmek gerekir ki ağlama hakkındaki çalışmalar kısıtlı. Bu incelemelerin bir kısmı da hayvan çalışmalarını kapsıyor. İnsan dışındaki canlılar da acı duyduklarında ağlıyor; gülme gibi ağlama da yalnızca insana ait değil. Ancak limbik sistemi diğer hayvanlara göre daha fazla gelişmiş insan, duygusal tepkilere ağlama yanıtını daha kapsamlı biçimde verebiliyor. Nişanyan Sözlük ise ağlamayı “acı ve üzüntü ünlemi” olarak tanımlıyor (Nişanyan, 2019). Bu tanım hem insanları hem de hayvanları kapsayabilir kıvamda. Üzülmek olmasa da acı insan ve diğer canlılarda ortak. 

Bir başka taraftan, gözyaşı üzerine yoğunlaşırsak, bu sıvının evrimleşmesinin amacının gözü nemli tutmak olduğunu görüyoruz. Yani göz kapaklarının hareketi sırasında gözün üzerine ince bir tabaka halinde yayılarak gözün nemli kalmasını sağlamak. Bu ise, gözün görüşünün net olmasını sağlıyor. Evrimsel süreçte karaya çıkan türler aynı zamanda gözlerini nemli tutmak ve görüşün netliğini bu şekilde sağlamak zorunda kalıyor (Bakırcı, 2019). Doğrudan ağlamakla ilgili değil elbette ama gözyaşları da ağlamanın önemli bir parçası. Diğer bir yandan, gözün görüşünün net olmama gibi bir durumu, ağlarken içerisinde olduğumuz durumlar için de kullanabiliriz. Çünkü bir ağladığımızda “görüşümüzün netliği” konusunda da şüphelerimiz mutlaka olabilir. 

Bebek gözleminden hareketle, temel olarak ağlamanın kaynağının ayrılma olduğunu söylemek gerek. Belki de anne bebeğinden uzaklaştığında, bebek kendi yerini belli ediyor, bir sinyal veriyor. Ve dolayısıyla anne de onu daha kolay ve en hızlı biçimde bulabiliyor. Ancak bu fazlasıyla evrimsel bir okuma olarak kabul edilebilir. Gene de hala işlevsel yanları olduğu kesin. Ağlarken bebek hem stresini azaltıyor hem de yardım talebini iletiyor, bakım vereni de ona ulaşabiliyor.

Bu çalışmada, ağlamaya dair bir nokta koymuş değilim. Bana kalırsa, Rose-Lynn Fisher’ın çalışmalarıyla birlikte ağlamaya dair oluşturulan literatürün yenilen ele alınması şart. Çünkü gözyaşı haritalarının ne zaman o hali aldığı önemli bir soru. Dolayısıyla hiç değilse bebek gözlemi ve mikro-fotoğraf çalışmasını yan yana getirmenin heyecanlı olduğunu düşünüyorum. 

Batuhan Saç


Kaynakça

Bakırcı, Ç. M. (2019, Ağustos 4). Ağlamanın Evrimi. Evrim Ağacı: https://evrimagaci.org/aglamanin-evrimi-346 adresinden alındı

Boratav, P. N. (2014). Nasreddin Hoca (6. b.). İstanbul: Kırmızı Yayınları.

Fisher, R.-L. (2017). The Topography of Tears. New York: Bellevue Literary Press.

Güleç, N., & Magagna, J. (2016). Bebeği Anlamak - Ailesi İçinde Bebeği Gözlemlemek. İstanbul: Bağlam Yayıncılık.

Lacan, J. (2017). Psikanalizin Dört Temel Kavramı (3. b.). (N. Erdem, Çev.) İstanbul: Metis Yayıncılık.

Nişanyan, S. (2019, Ağustos 3). Nişanyan Sözlük: https://www.nisanyansozluk.com/?k=a%C4%9Flamak adresinden alındı

Savaşır, İ. (2018). İskender Savaşır Şiirleri. (B. Saç, Dü.) İstanbul: Doğum Günü Özel.

Sunderland, M. (2006). Science of Parenting. New York: Dorling Kindersley Publisher.


13 Mayıs 2021 Perşembe

Denemenin Sınırları Üzerine Armağan Ekici İle Söyleşi


"her kural ihlal edilebilir, her biçim bozulabilir, başka biçimlerle içiçe geçirilebilir; yeter ki yapılanın sahici bir meramı, amacı olsun."


Dolunay Aker: Deneme katmanlı bir tür. Başkasına bakanın kurduğu dil içerisinden edebiyattan felsefeye felsefeden psikolojiye oradan politikaya sıçrıyor. Ama türe sadık kalarak. Sizin bu tür sıçrayışlar hakkındaki düşünceleriniz neler? 

Armağan Ekici: Bu sıçramaları özellikle seven bir mizaç var bence. Ankara’da Kızılay’da bugün sokağa çıktığımızda yalnızca gündelik işimizle, kendimizle ilgili şeyleri (aradığımız dükkânı, kalabalığı, bineceğimiz otobüsü, o sokakların hatırlattığı anılarımızı) görmekle yetinebiliriz. “Denemeci” mizaç, işte bununla yetinmeyen, etraftaki binaların mimarisi nasıl, binaların ve mekânın geçmişi bize neler diyor, kendi ömrümüzde gördüğümüz değişimler nelerdi, bizden öncesi nasıldı, bunların arasındaki bağlantılar nelerdi gibi soruları sormayı seven bir mizaç; bunu yapınca, gündelik bir iş için Kızılay’a inmişken, bir anda, Ankara Sanat Tiyatrosu’nun geçmişine ve bugününe, 30’ların ve 40’ların Alman ve İtalyan mimarisine, pembe andezit taşının Hititlerden bugüne kullanımına, Sevgi Soysal’a, Oğuz Atay’a, Nazım Hikmet’e, Bruno Taut’un Japonya macerasına... sayısız kapı açılıveriyor. Bu kapılardan bazılarından girince Türkiye’de döner kebabın tarihine, bazılarından Türkiye’de çağdaş müziğin tarihine varabiliyorsunuz. İşte bu türden denemeciler (Alberto Manguel, Cees Nooteboom, Enis Batur...) işte böyle bağlantıları, görünenin ardındaki görünmeyenleri, silinmiş olanları, hayaletleri farketmeyi, bunlar arasındaki bağlantılar kurmayı, bu bağlantıları yazmayı seviyorlar. 

Bu açıdan, Ali Teoman’ın “Göçmüş Bir Yazar İçin On İki Mum ve Bir İkona” denemesi bence ders çalışır gibi çalışılabilecek bir yazı. Konusunu seçtikten sonra konunun unsurları arasında kurduğu çağrışım bağlarını, bunlar yazının iskeleti olarak kullanmasını, neleri açıkça, neleri imayla söylediğini, neleri okurun farketmesini beklediğini görmek çok ilginç.

Bu tür çağrışım-bağlantı-sıçrama temelli denemeler dışında, tartışmalı, değişik boyutlarıyla ele alınması gereken konulardaki görüşleri sunmak için de denemenin çok uygun bir tür olduğunu düşünüyorum; çünkü deneme, karşı görüşe, yanılma payına, şüpheye, bilmemeye de el veren bir yazı türü. Cevdet Kudret’in yeni kelimelerin türetilmesi hakkındaki yazıları bunun çok iyi örnekleri arasında.

D. A: Deneme şiirle aynı kaderi paylaşıyor sanki. Okuru az. Meta metin olma özelliği sınırlı. Şiirden görece elbette okuru fazla fakat bu okur yine her şeyden oraya gelmemiş, özellikle tercih ederek denemeyi seçmiş gibi. Denemenin belirginleşmiş sınırları var mıdır? 

A. E: Bence, hele şu zamanda, hiçbir formun belirginleşmiş, kesin bir sınırı yok, her kural ihlal edilebilir, her biçim bozulabilir, başka biçimlerle içiçe geçirilebilir; yeter ki yapılanın sahici bir meramı, amacı olsun. 

D. A: Her yerde yazmıyor ve özel konular seçiyorsunuz. Dikkatli bir okur sizin yazı tercihlerinizden sıkı bir kütüphane oluşturabilir. Metin, yazı, kütüphane oluşturma üçgeni siz de ne ifade ediyor? 

A. E: Yine mizaç meselesine döneceğim. Hayatını kitaplar, kütüphaneler etrafında kuran, kendi benliğini tanımlarken bunu belki de herşeyden önce kütüphaneyle yapan, herhangi bir şehirde salıverildiği zaman gidip ikinci el ya da yeni kitapçıları bulup saatlerce kitaplara bakan bir insan türü var. Bu mizacı tamamen övecek değilim, insana saçma şeyler de yaptırabilen (en basitinden: hiçbir zaman okuyamayacağı kadar çok kitap biriktirtebilen) tarafları da var bunun, ama böyleyiz işte. Evimiz kitapların içinde, kitapların dünyasıyla kitap-dışı dünya arasında bir denge kurarak yaşayıp gitmeye çalışıyoruz.

D. A: Modernist ekolün zor yazarlarına karşın sizin onlar (James Joyce, Samuel Beckett, Georges Perec) hakkında yazdığınız denemeler bir o kadar içerden konuşuyor. İçeriden konuşan dil, bugünü, bugünün zor dünyasını nasıl algılıyor? Deneme gündelik yaşamın içinde kendine bir imkân yaratabilir mi?

A. E: Yaratır, yaratmalıdır (ayrıca, deneme, zaten, Montaigne’den Barthes’a ve sonrasına dek gündelik yaşamı da konu eder).  Gündelik hayatın Joyce, Perec ve hatta Beckett için bile çok önemli olduğunu da not etmek gerek.  Belki şuna dikkat etmemiz gerekiyor: İlk başta söz ettiğim bugüne bakıp geçmişi de görmenin bir tehlikesi var, geçmişe kapılıp gidebilir, bugüne bakmayı bırakabiliriz. Kitap sevgisinde de benzer bir tehlike var, geçmişte yazılmış onca başyapıtın cazibesi bizi bugüne bakmaktan alıkoyabilir. Belki, benim gibi, bu tehlikelere açık olanların, dünyanın bunca hızla değişmekte olduğu bir dönemde gündelik yaşama, bugün olup bitene daha çok bakmak için de çaba göstermesi gerekiyor.

D. A: Dilin ve deneyim alanının potansiyeli sizce yeteri kadar deşiliyor mu? Sözü Oulipo’ya getireceğim. Dilin potansiyeli hangi müdahalelerle ortaya çıkar? 

A. E: Sınırlama altında yazının yaratıcılığı ateşleyebildiğini, dil oyunlarına karşılık aramanın hem kendimiz için, hem dil için yeni olanaklar açtığını daha önce epey tekrarladım. Bir tek şunu eklemek isterim: Bizden önce yazılmış çok metin var, bunların bazıları çok güzel, bunların bazıları dili çok iyi kullanıyor. Bunları okudukça, dilin bugün unutmaya başladığımız yönlerini öğrenebiliriz; veya, şu ya da bu nedenle (çoğu zaman mekanik nedenlerle) “yanlış” ilan edip dilden atmaya kalktığımız ifadelerin aslında onyıllardır, yüzyıllardır kullanıldıklarını, dilin parçası olduklarını görerek onlara sahip çıkabiliriz; dilin fakirleşmesine böyle de karşı koyabilir, potansiyelini bu yolla da ortaya çıkarabiliriz. 

D. A: Öznenin kendini kazdığı yerde çıkıyor umut. Sizin son deneme kitabınız da kendi enkazına bakan umudu sorguluyor. Yıkımın, endişenin, varolma kaygısının olduğu anlarda denemenin sunacağı umut nedir? 

A. E: Şişedeki mektup olma umudu bence en önemlisi. Nasıl bizden önce yaşamış olanların benzer sarsıntılarla karşılaştıklarında yazdıkları, düşündükleri bugün içimizi ısıtıyor, yalnızlığımızı azaltıyorsa, nasıl onların işaret ettikleri bizim merakımızı uyandırıyor, bizi okumaya, öğrenmeye, derinleşmeye kışkırtıyorsa, biz de bizden sonrakilere aynı hisleri yaşatma umuduyla bunları yapıyoruz. Bu işin toplumsal tarafı. Bir de, tabii, bireysel olarak, hepimizin kesin olarak bildiği tek şeyin sonunda elden ayaktan düşüp öleceğimiz olması var. Zaten hayatta ne yapıyorsak bu bilgiyle, bunun sayesinde / buna rağmen yapmamız gerekiyor.

D. A: Deneme derken türün deneyselliğe kıvrıldığı noktalar sizi hangi yeni çalışmalara yönlendiriyor? Deneme ve deneysellik ilişkisi, Türkiye’de deneysel çalışmaların azlığı, belirli bir kitleye hitap etmesi... Deneysel edebiyatın geleceği parlak mı sizce?

A. E: Deneysel edebiyatın hitap ettiği kitlenin toplumdaki payının giderek azalacağını, ama yapılan işlerin bazılarının (inatla bu işlerle uğraşan meraklıların sahiden derin meraklılar olacakları, ve hem geçmişten, hem teknolojiden yararlanacakları için) giderek daha ilginç, parlak hale geleceğini düşünüyorum.