Çeviri: Burak Bayülgen
1.Şiir
Şiir ile devrim arasındaki kötü aşk hikâyesi genellikle bir zaman, zamanlama sorunu, bir zaman bolluğu ya da kıtlığı şeklinde gerçekleşir. Şiir, son kertede bir zaman kargaşası, “ilk” ve “son”, “eğer” ve “öyleyse” gibi tüm süslü imleçlerin reddi olduğu için, devrime ya çok geç ya da çok önce ulaşır, belki de her ikisidir. Şiir ya “henüz gerçekleşmemiş bir eylemin ilk yankısı”dır ya da “önemini kimsenin kavrayamadığı nihai bir şok dalgasıdır”. Ya sadece devrimde ölenlerin yararına bir mutluluk vaadidir ya da ondan yararlanabilecek olanların hepsi hapsedildikten, yaralandıkten, hatta ezildikten çok sonra tarihin gerçeğinin tescil edilmesidir. Bu anlamda şiir daima geç ya da erken gelen isyanın gerçeğini bahşeder, kendi cenazesini kaldırmak zorunda kalır ya da talihsiz direnişçilerine umutsuzca silahlara sarılmalarını emreder. Bu nedenle, uzun vadede şiir iki misli üzücü bir nesnedir; geç kalana geç kalır, erken gelene erken gelir.
2.Şair
Ne yazık ki şair bambaşka bir şeydir. İsyan anında şair olarak kalan her şair, ya yönetir ya da cenaze kaldırır. Devrimden sonra şiir sanatı kalacak ama şiir kalmayacak dersek, kastettiğimiz şey, her şairin ufak çapta bir karşı devrimci olduğudur. Komüne şair olarak girmek demek, dilin bireyselleştirici yanılgılarının, ortak olanın değil ortak-olmayanın içinde kalmak, şairliğin leşini statükoya uygun bir şekilde diriltmek demektir. Statüko rejiminde kimlik birey için ne ise, telif hakkı yasası da Devlet için odur: Müelliflik adına ortak eylemi reddetmektir. Dolayısıyla komünde şair olmak, komünizmde hırsız olmak kadar anlamsızdır. Proleter pazar da tıpkı şair gibi, ihtiyaçaların kadın ve erkeği piyasanın metaları ve etkileri arasında şekillendirdiği bir düzenin parçasıdır. Nasıl ki pazarın olmadığı yerde geceleri komşunuzdan ekmek çalmak için gizlice sıvışmaya gerek yoksa, toplumsal yapıların yegane şairi olan ihtiyacın ortadan kaldırılmasını engelleyen kimliklerde -ve eylemlerde- de ısrar etmenin anlamı yoktur. Şairlerin bireyci refah devletini ve tuzu kuru şairleri yok etmede bir rolü olacaksa, bu, yeniyi temsil ederek değil, her şey ortaktır ilkesine bağlı kalan kalabalıkların arasında olacaktır.
3.Şiir Sanatı
Belki de gerçek bir şiirin hiçbir zaman var olmaması gibi, gerçek bir devrim de hiçbir zaman var olmamıştır. Zaman zaman gerçek ayaklanmalar olmuştur. Bunlar peşlerine taktıları edebi leş yiyiciler tarafından abartılıp mutlaklaştırılmış ve ardından da yaklaşık on bin karşı-devrim olmuştur. Tarih dediğimiz şey budur: Olası bir devrimin hatlarını ve biçimlerini ters bir okumayla çıkarabileceğimiz, karşı-devrimin içinde karşı-devrimden oluşan bir matruşkadır. Ayaklanma bir kırılmadır, kapitalizmin nesrindeki bir sapma, bir çöküştür, bizi ve dünyayı durduran tüm alışkanlıkların çözüldüğü bir andır. Paranın, anlamın ve polisin güttüğü yollar ve devreler ortadan kalkar, yeni bir şehir ortaya çıkar ve muazzam bir doğaçlama eylemi doğar. Ayaklanma dediğimiz şey budur: İnsanların muazzam ve dokunaklı yaratıcılık eylemleriyle alışkanlıkları, toplumsal tiyatroyu ve rol dağılımını çökertmesidir. Nefes almanın, konuşmanın ama özellikle de şiirin tüm işlevleri yeniden tanımlanmalıdır. Devrimin şiirinden bahsettiğimizde, çağ dışı şairin durmadan yazdığı şiirleri değil, bu yaratıcılık ruhunu kastediyoruz.
4.Devrim
Böylelikle şiir ve/veya devrimden bu anlamda söz edebiliriz. Kopuşun ve yaratıcılığın sarsıntıları içinde devrim, şairleri alışkanlıklara meydan okuyan eylemlerin ve sözlerin şiirine dönüştürür. Böylelikle şiirdeki isyancı eylemler sayfadan nasıl kopuyorsa, devrimci eylemler de bizi rutinlere döndüren her şeyden koparır. Liman ablukaları, işgal, isyan, barikat, grev, gösteri, sokak kavgası, genel kurul – tüm bu mütemadi yıkımlar, heyecan dolu hatalar ve geçici atılımlar, polis arabalarıyla, coplarla, polislerle ve mahkemelerle değil, statükoya geri dönüşümüzle son bulur. Bizi ezip geçen şey, çatışmanın giderek daha da acımsazızca asimetrikleşen şoku ve dehşetine rağmen o anın şiddetinden ziyade, umutsuzluğun uzun süreli etkisidir; karşı-devrimin her an büyüyerek zamanın boşluklarını doldurduğu, en ağır yenilgilerimizden bile giderek uzaklaştığımız Lethe’nin [Unutkanlık Nehri’nin] sularıdır. Şiirler olsa olsa bu umutsuzlukta açılan bir yarıktır. Bu yüzden de yandaşları silahlara ve/veya sayfalara geri dönerken böylesine kasvetli görünürler. Bu nedenle, ayaklanma gerçekleştiğinde şiir bir fayda sağlamaz. Ayaklanmanın başlattığı devrim süreci, şairlerin ortadan kaldırılmasıyla ve şiirin gerçekleşmesiyle ilerler.
