Militan Poetika Üzerine Notlar/Sean Bonney
Çeviri: Burak Bayülgen
Militan Poetika Üzerine Notlar 1/3
“Bir hiçlik bölgesi, son derece çorak ve kısır bir alan, gerçek bir yıkım doğurabilecek tamamen çıplak bir yamaç var. . . . Gerçek (bir) cehenneme inen” (Fanon)
“Gerçek içerik olumsuz hale gelir. [Şiirler] insanların aciz dilinin altındaki bir dili taklit eder:
bu, taşlardan ve yıldızlardan bahseden ölülerin dilidir” (Adorno)
Sitüasyonistler şiiri “tüketim toplumunun anti-maddesi” olarak adlandırdılar, bu epey tartışmalı bir iddia, ancak en azından dayatmacı düzenin tanımladığı şiir ile devrimci avangarddan geriye kalanlar arasındaki uçurumu ifade eden bir iddia. “Ana akım” şiir konu dışıdır: Situs sermayenin esas şiirinin reklamcılık olduğunu biliyordu. Reklamcılık, kurumsal avangard, gündelik yaşamın anti-maddesidir. Şiir, bu arada, tamamen görünmez hale geldi – ya da daha doğrusu aşırı ve önlenemez gücün uç noktalarında, mutlak olumsuzlamanın sınırları içinde var oldu. Ve eğer reklamcılığın kendisinin şiirin ezoterik uzmanlık alanı olan ölülerin diline hakim olduğu doğru olmasaydı, öyle de kalacaktı. Doğu Londra’da (ve diğer her yerde) yaygınlaşan boş reklam panoları sermayenin kendi yarattığı çorak ve kısır döngüler içinde tükenişini herhangi bir şiirden çok daha güçlü ve etkili bir biçimde dile getiriyor. Reklamcılık ve bahsettiği ütopya artık kendisinin anti-maddesidir. Neyse, belki de Sitüasyonistler hakkında konuşmayı bırakmalıyız – ne demişler 68 MAYIS’INI UNUT, SAVAŞ. Ancak şu da gün gibi ortada ki reklamcılığın da kökleri lanete, tılsıma ve büyüye dayanıyor. Galli ozanların uydurduğu büyüler, kralları bile öldürebilecek güçteki o gizli kelime kombinasyonları – tüm bu fanteziler artık yoksulları öldürme isteği uyandıran gizli kelime kombinasyonlarına dönüşerek fazlasıyla gerçekleşmiş durumda. Ve de bu lağım çukuru yerle bir olurken, sadece aptallar reklamcılığın şiirindeki esas içeriğin yargıçların cümleleri olduğunu görmez. Reklamcılık da en başından beri sermayenin esas şiirinin; hapis cezasının ve polis kurşununun tatsız gerçekliğini gizleyen bir göz boyamaydı sadece.
Militan Poetika Üzerine Notlar 2/3
“Bütün duygularımı tümden bastırdım. Kendimi dünyayla ve diğer insanlarla doğru bir ilişki içinde görmeyi öğrendim. Vizyonumu genişlettim ki artık yalnızca kendimi, ailemi, mahallemi değil, dünyayı da kapsayan bir konumda düşünebileyim. Artık teorik terimlerle düşünmeyi tamamen bıraktım yahut zihne kilit vuran, düşünmeye engel olan dini, doğaüstü ya da bu gibi sığ ve lüzumsuz şeylere inanmayı tamamen terk ettim.” George Jackson
George Jackson’ın Soledad Brother’daki ilk mektubunda yer alan bu ifade Rimbaud’nun Mayıs 1871 mektuplarındaki meşhur ifadelerin olumsuzlanmasıymış gibi okunabilir. Rimbaud’nun önerdiği bilinç açılması baskı altındaki bilinci olumsuzlayarak burjuva düşüncesinin baskılarını zorlayacak ve en sonunda onu yok edecek dönüştürücü bir kolektife katılımla sağlanırken Jackson’daki bilinç açılmasını zorunlu ve mümkün kılan şey, aynı baskıların sonuna dek arttırılmasıdır. Jackson öznelliğinin neredeyse tamamen yok olduğu tek kişilik hücre hapsinden yazdığından ötürü bu durum zorla onun ufkunu açar. Böylelikle ufku “sadece” kendisini, ayrı düştüğü “ailesini” ve “mahallesini” (unutulmak istenen anıları) değil, aynı zamanda “dünyayı”; Jackson’ın mutlak bir netlikle gördüğüne inandığı “dünyayı” da kapsamaktadır çünkü ondan zorla alıkonarak o dünyayı tanımlayan ve ona “kilit vuran” “gereksiz şeyleri” yok sayabilmektedir. Rimbaud burjuva baskılarından kaçarak düzlüğe çıkılabileceğine inanırken, Jackson’ı düzlüğe çıkaran şey bu kaçışın imkansızlığıdır. Fakat Jackson’ın ilk mektupları Rimbaud’dan çok Devrimcinin Anahtar Kitabı (1869) adlı eseri 1969’da Kara Panter Partisi tarafından basılan devrimci psikopat Sergey Nechayev’in yazılarını andırmaktadır:
“Devrimci lanetlenmiş bir insandır. Ne şahsi çıkarları, ne ticari ilişkileri, ne duyguları, ne bağlılıkları, ne mülkü ne de adı vardır. Tüm dikkatini yalnızca tek bir düşünceye ve devrim tutkusuna vermiştir. Devrimci, yalnızca sözleriyle değil eylemleriyle de kendini sivil düzene, yasalarıyla, ahlak ilkeleriyle ve genel kanılarıyla medeni topluma bağlayan tüm bağları kopardığını bilir. O, onların amansız düşmanıdır ve eğer hala bu düzenin içinde yaşıyorsa, bu sadece onları daha çabuk yok etmek içindir.”
Rimbaud'nun da kendini burjuva sivil düzeninin “yasalarından, ahlakından ve geleneklerinden” özgürleştirmek istediği yerde, Nechaev bu özgürleşmenin coşkusunu reddeder ve kendini aynı düzenin acımasız merkezinden ayırır. Gündelik gerçekliğin mutlak olumsuzlamasını kendi kişiliğinde ifade etmeye çalışan Nechaev, onun temel bayağılığının ve vahşetinin kişiliğe bürünmüş haline dönüşür. Nechaev'in kökünü kurutmakla mükellef olduğu “devrim tutkusu”, herhangi bir burjuvanın kendinden geçip kişiliğini feda ettiği para “tutkusunun” yalnızca olumsuz ifadesidir. Jackson, tam da bu tutkuyu zorla yok etmek için Rimbaud ya da Nechaev'den daha radikal bir konumda yer almaya zorlanır. Jean Genet, Jackson'ın kitabına yazdığı önsözde, tutkunun bu zorunlu ve (korunaklı) inkarına yer veren çorak bölgenin yeni, militan bir poetikanın ortaya çıkabileceği yer olduğunu iddia eder. Genet, hem Jackson’ın hem de hapisteki diğer siyahi militanların yazıları için şöyle der:
"Sesleri daha şiddetli, daha sitemli ve acımasızdır. Dini yapının gülünç hokkabazlığına ve onun sistemi ele geçirme çabalarına atfedilen her şeyi yerle bir ederler. Özgündürler. Hem de siyahi oldukları için değil, tutsak olmanın lanetini ifşa eden, eski söylemleri dönüştüren bir akımda yer aldıkları için özgündürler."
Genet, Jackson'ın mektuplarının “şiir” olarak okunmasında ısrar eder. Bu sözcüğü kullanarak, tıpkı Sitüasyonistlerdeki gibi sanat formunda yaşanan bir krizi belirtir. Bu kriz, şiirin bir sanat formu olarak kalmasıyla ifade edilir. Bu kriz, kısmen Sürrealizm'in Marx ve Rimbaud arasında o çokça istenen sentezi başaramamasından kaynaklanır. Şiirin olanaklarına dair böyle bir anlayış, artık kulağa neredeyse umutsuz bir ütopya gibi geliyor. Genet’nin, Sitüasyonistler’in ve Jackson'ın yazıları, tüm o öfkeye ve buz gibi şiddete rağmen devrimci iyimserlikle doludur. Tüm bu yazarlar devrimin kaçınılmaz olduğunu söylüyorlardı. Kendi kıyametimizin perspektifinden bakıldığında bu iyimserlik taş çatlasa acı bir tat bırakır. Ama belki de ihtiyacımız olan şey bu acı tattır. Jackson'ın yazılarındaki şiddet ve Genet'nin bu yazılanlara dair öne sürdükleri, bu devrimci yükün bir kısmını kendi tarihsel konumumuza doğru yöneltmiş olabilir. Dilin sertliği, her şeyin apaçık olmasını gerektirir. Genet, Jackson’ın mektuplarını hapishane sansüründen geçirebilmesi için tüm tutkusunu, izin verilen tek duygu olan nefret diline yedirmesi gerektiğini belirtir. Şiir, yani “karalanmış, ayıplanmış, ... ... sözlükte yer almayan kelimeler” gizli bir dil olur. Efendisinin dilini konuşmaya zorlanan tutsak, yalnızca efendisinin anlayabileceği dilden konuşabilir. “Şiir” kelimesinin çağrıştırdığı pek çok şey de böyle bir baskı altında çatlamaya ve parçalanmaya başlar. Genet başka bir yerde iyi bir şiir ya da sanat eserinden küçümseyerek bahseder: “Bir sanat eseri mükemmelliğe ne kadar yaklaşırsa, o denli kendi içine kapanır”. Bu estetik kapanma da açıkçası bir tür hapishanedir. George Steiner'ın “Celan'ın şiirleri bizi bildiklerimizin ötesine götürür” ya da Mario Vargas Llosa'nın “Vallejo'nun şiirinin özgünlüğünün ve gücünün sırrı olduğunu düşündüğümüz o gizemli haleye nüfuz edemeyip karanlıkta kalıyoruz” gibi gerici ezoterik sözleri, o şiirin içerdiği toplumsal acıyı, açlığı ve öfkeyi gizler. Burjuva gerçekliğinin “mükemmelliğinin” dışında bırakılıp ağır aşağılanmaya maruz kalan herkes, zaten o ‘ötenin’, o “sırrın” ne olduğunu iyi bilir çünkü o öte, o sır, bizatihi kendileridir. Meta biçiminin estetik bir parodisi olan poetikayı küçümseyen Genet, şiirin kendinden önce gelebilecek ve böylece o “sırrı” gün gibi ortaya çıkaracak bir şiir anlayışını düşünmemiz gerektiğini ima eder.
