Ahmet’in veya Bir Sokağın Hikâyesi…/Önder Karataş
Ahmet Abilerin devrimci anısına
“Dal,
Yükünü
Söyler…”
İntihar eden en küçük kardeşinin bir mor bedenini azarlarken “bir sana güvendim, ama sen kendini sürdüremedin” diye seslendi İbrahim. Gözlerine beliren şizofren durum, sokağa biriken irinin rengine dönüşürken “o boğuk ses” Antakya Çarşısı’nda bilenmiş bir bıçak gibi kanadı.
An ve mekan, ipi kopmuş bir sarkaçta donuklaşırken öldürüldü Ahmet! Bayram sofraları dağıldı önce. Buhurdanlığın içine yağmur suyu doldu. Küller sularla birlikte toprağa karıştı. Ahmet bir başına öldü orada. Ötekiler, kimsenin yaşamadığını çok sonradan anladı da öyle çoğaldı.
Bedenini arılar ve üç gün ömürlü kelebekler taşıdı.
O sokak, eğimini korudu hep. Devrimeydi hep o eğim.
Hamide’nin yanan saç örgüsüne hangi dağ dayanır? Gülüp geçmiştir o da güzün hangi mevsim olduğunu bilmeyişine.
Bak işte, hapishane avlusunda dağ menekşeleri kucaklaşıyor.
Moru mor… Alı al!
Hep bir yüzü başka bir yüze benzetirken, çağrışımlara tutunuyor belleği. Bütünleyemiyor bir türlü aklında nesneleri, yüzleri veya sözcükleri.
Kendi kendine ölen son şizofrendi o.
Ev, duvardaki bir fotoğrafa bakıyor şimdi.
Elinden tutacak birazdan.
Hadi kalk yürüyelim diyecek…