Barbarları Beklerken'in yeni sayısından otonom bir seçki: Dil ve Dinamit Kardeştir!

Büyük Edebiyat'la bir sorunumuz var. Büyük Edebiyat'ı tanımıyoruz. Biz yerliler arasında dolaşan, o barbar'ın edebiyatını tanıyoruz.  Büyük Edebiyat; klasörler arasına gizlenmiş, şairleri yazarları izleyen büyük edebiyat, kutsal saydığı her şeyin etrafında ödüller dağıtan, sermaye ağlarını kontrol eden, iktidarın kan kardeşi büyük edebiyat, bizim düşmanımızdır. Elbette ki ona da Brecht'ten mülhem iyi bir düşmana davrandığımız gibi davranacağız. Güzel ve iyi tüfeklerle. Büyük Edebiyat'ın bir de küçük öykücüleri vardır. Klonlanmış, kopyalamaya teşne, gerçekle asla yüzleşmeyi göze alamayan, sabahtan akşama kadar muhalif sözcükleri arka arkaya sıralayıp fakat tek bir gerçek cümleye yenilen küçük öykücüler gerçek bir itirazla karşılaştıklarında tabii ki Büyük Edebiyat'a sarılacaklardır. Büyük Edebiyat'ın vitrinlerinde Cortazar, Borges, Perec vb. isimleri görebilirsiniz. Gerçek şu ki onlar gerçekten bir vitrine ihtiyaç duymadan büyük olmayı başarabilmiş gerçek dostlarımızdır. Biz de dostlarımızı severiz ve gerçeğin şöleninde onları selamlarız. Düşmana bırakılacak ne dostumuz ne de gerçeğimiz var! Dil ve dinamit kardeştir! Dost ve düşman bilsin ki biz ikisini de iyi kullanmayı biliyoruz. "Şiir yazılacak zaman var. Yumruk yumruğa gelinecek zaman var!"


Barbarları Beklerken Sanat Kolektifi (11.25//02.26)


Yayın Ekibi: 

Dilay Kababıyık, Ferit Sürmeli, Burak Bayülgen, Tibet Şahin, Mehmet Ali Baklacı, Dolunay Aker 

Görsel Tasarım: Sertaç Altuntepe 


https://www.kitapyurdu.com/kitap/barbarlari-beklerken-ekimkasim-2025/747071.html&publisher_id=11185



Militan Poetika Üzerine Notlar/Sean Bonney 

Çeviri: Burak Bayülgen 


"Sitüasyonistler şiiri “tüketim toplumunun anti-maddesi” olarak adlandırdılar, bu epey tartışmalı bir iddia, ancak en azından dayatmacı düzenin tanımladığı şiir ile devrimci avangarddan geriye kalanlar arasındaki uçurumu ifade eden bir iddia. “Ana akım” şiir konu dışıdır: Situs sermayenin esas şiirinin reklamcılık olduğunu biliyordu. Reklamcılık, kurumsal avangard, gündelik yaşamın anti-maddesidir. Şiir, bu arada, tamamen görünmez hale geldi – ya da daha doğrusu aşırı ve önlenemez gücün uç noktalarında, mutlak olumsuzlamanın sınırları içinde var oldu. Ve eğer reklamcılığın kendisinin şiirin ezoterik uzmanlık alanı olan ölülerin diline hakim olduğu doğru olmasaydı, öyle de kalacaktı. Doğu Londra’da (ve diğer her yerde) yaygınlaşan boş reklam panoları sermayenin kendi yarattığı çorak ve kısır döngüler içinde tükenişini herhangi bir şiirden çok daha güçlü ve etkili bir biçimde dile getiriyor. Reklamcılık ve bahsettiği ütopya artık kendisinin anti-maddesidir. Neyse, belki de Sitüasyonistler hakkında konuşmayı bırakmalıyız – ne demişler 68 MAYIS’INI UNUT, SAVAŞ. Ancak şu da gün gibi ortada ki reklamcılığın da kökleri lanete, tılsıma ve büyüye dayanıyor. Galli ozanların uydurduğu büyüler, kralları bile öldürebilecek güçteki o gizli kelime kombinasyonları – tüm bu fanteziler artık yoksulları öldürme isteği uyandıran gizli kelime kombinasyonlarına dönüşerek fazlasıyla gerçekleşmiş durumda. Ve de bu lağım çukuru yerle bir olurken, sadece aptallar reklamcılığın şiirindeki esas içeriğin yargıçların cümleleri olduğunu görmez. Reklamcılık da en başından beri sermayenin esas şiirinin; hapis cezasının ve polis kurşununun tatsız gerçekliğini gizleyen bir göz boyamaydı sadece."         


Kim Kurtaracak Yekta'yı?/Tahsin Aladağ 


"çorak gözlerin bir geri gelişi beklediği günlerde

iyi oyulmuş çocuklar, 

iyi köklere tutunmuş kanlarıyla

iyi ölümlere gittiler İstefa’dan çıkıp  yola

Pergoman’dan çıkıp

Halep’ten-

biz hiç dağlarda dönence bayramları kutlamadık ki Yekta"


Mutadis Mutandis/Onur Akyıl 


"artık şanlı kavga bankaların, uçağıyla övünenlerin,

makyajlıların, sevişenlerin. katil katil gelişiyor evren.

gözünde büyüyen daralma, kalbinde ırk sevgisi

köpeklerin. hayır ben bilmek isteyenlerden değilim,

açıkça parçalanan bekleyişini geleneğin."


Zenci Sanatçı ve Irksal Dağ/Langton Hughes 

Çeviri: Tahsin Aladağ 


"Genç Zenci şairlerin en umut vaat edenlerinden biri bir keresinde bana şöyle demişti: “Şair olmak istiyorum - Zenci bir şair değil,” yani, sanırım şu manada, “Beyaz bir şair gibi yazmak istiyorum”; yani bilinçaltında, “Beyaz bir şair olmak istiyorum”; yani bunun arkasında, “Beyaz olmak istiyorum.”Ve genç adamın bunu söylemesine üzüldüm, çünkü hiçbir büyük şair kendisi olmaktan korkmamıştır. Ve o zaman, ırkından ruhen kaçma arzusuyla bu çocuğun büyük bir şair olacağından şüphe ettim. Ama Amerika'da herhangi bir hakiki zenci sanatının önünde duran dağ işte budur - ırkın içindeki beyazlık dürtüsü, ırksal bireyselliği Amerikan standardizasyonunun kalıbına dökme ve mümkün olduğunca az zenci ve mümkün olduğunca  Amerikalı olma arzusu."


Gündelik Yaşamın Yaratımı Üzerine Deneyler Yapmak/Anthony Haney 

Çeviri: Kader 


"Günümüzde sanatsal üretim ve tüketim alanlarında “deneysel” ve hatta “avangard” sıfatları, çoğunlukla daha “ana akım” ya da geleneksel sanatsal üretim biçimlerinden biçimsel olarak farklı olduğu düşünülen eserleri tanımlamak için kullanılmaktadır (yazılı şiir bağlamında daha fazla ayrıntı için bkz. Gerald Keaney’nin girişi). Ancak “deneysel” teriminin böylesi biçimsel bir tanımı, çoğu zaman, bu kavramın 20. yüzyılın ilk yarısındaki sanatsal avangardlar arasında ortaya çıkan tarihsel kökenlerini maskelemektedir. Örneğin, hem “deneysel” hem de “avangard” terimleri, kasıtlı biçimde 19. yüzyıl sonu ve 20. yüzyıl başındaki komünist ve anarşist politik avangardlara ve onların toplumsal yaşamın yeni biçimleri üzerindeki deneyimleriyle ilişki kurmak amacıyla tercih edilmiştir. Günümüzde “deneysel” teriminin kullanımı, çoğu durumda bu avangard kökenlerle çok az benzerlik taşır hale gelmiş; deyim yerindeyse (göstergebilim kuramından terimi ödünç alırsak) bir “boş imleyen”e dönüşmüştür. Bu mutlaka olumsuz bir durum değildir; ancak bu bağlamsızlaştırmanın neden gerçekleştiğini ve çağdaş sanatsal pratiklerin, bariz biçimde kök saldığı bu “deneysel” ütopyacılıkla yeniden nasıl ilişkilendirilebileceğini tartışmaya açmak anlamlı olacaktır."


Kıyıda Bir Kasaba Geliyor Aklına/Ferit Sürmeli 


"Sesin kısık hafifçe öksürüyorsun.

Genzinde tebeşir tozu, boğazında farenjit.

"Çocuklar," diyorsun.

Ardını getiremiyorsun sözünün.

Hızlı hızlı yazıyorsun tahtaya.

"Kıyıda bir kasaba"

Konulu kompozisyon...

Başını eline dayayıp pencereden bakıyorsun dışarı.

Öğrencilik yılların geliyor aklına."


Kralın Tüm Adamları/Guy Debord 

Çeviri: Tahsin Aladağ 


"Dil sorunu, mevcut yabancılaşmayı ortadan kaldırmaya çalışan güçler ile onu sürdürmeye çalışan güçler arasındaki tüm mücadelenin merkezinde yer alır. Bu mücadelelerin arazilerinden ayrıştırılamazdır bu sorun. Dilin içinde yaşıyoruz kirli havanın içinde yaşadığımız gibi. Mizahçıların düşündüğünün aksine, kelimeler oyun oynamaz. Breton'un düşündüğü gibi sevişmezler de, rüyalar hariç. Kelimeler, hayatın egemen örgütlenmesi adına çalışır. Ancak tamamen otomatik değildirler: bilgi teorisyenleri için ne yazık ki, kelimeler kendi başlarına “bilgici” değillerdir; en dikkatli hesaplamaları altüst edebilecek güçler içerirler. Kelimeler, proleterlerin (modern ve klasik anlamıyla) iktidarla olan ilişkisine analog bir ilişki içinde iktidarla bir arada var olurlar. Neredeyse tam zamanlı olarak iktidar tarafından kullanılırlar, onlardan suyu sıkılabilecek her türlü anlam ve anlamsızlık uğruna sömürülürler, ancak yine de bir anlamda iktidara temelde yabancı kalırlar."


Persona Non Greta/Mehmet Ali Baklacı 


"işin sonunda sonu, 

buraya gelmemiş olacağım hiç. 

SGK geçerli değil,

getirmek istemem günleri.

Neifel kızıyor kenardan,

bıyığında tükürük.

ketamin kopardı çenelerini.

poliçe geçersiz,

zaman aşımı ölü vergi.

40'ta bir değil,

birinin kırkını çıkarıp,

alabilirsin tüm girdiyi."


Monirah Parvaresh 

Çeviri: Mojtaba Nahani 


"Ne bir konuşma  

Ne bir ses  

Pencereleri gazeteyle kapattık  

Her yer karanlıktı  

Loş ışıkta  

O köşede  

Gölgeler gibi  

Saklandık  

Dinledik  

Birbirimizin kalp atışlarını  

Savaşın hali  

Gizli renkler taşıyordu  

Bizim halimiz  

Gazeteyle kapattığımız bir pencereydi"


Polanski'nin Salonun'da İktidar ve Çöküş/Hicri Kuşçu 


"Polanski’nin “Carnage” filmi üzerine hazırladığım bu yazıda, başlangıçta medeni gibi görünen bir buluşmanın hızla bir iktidar savaşına dönüştüğünü, mekânın yalnızca fiziksel bir alan olarak kalmadığını, senaryonun çok dışına çıkmadan mevcut hikâye kapsamında anlatmaya çalışacağım. Foucault’nun tarif ettiği gibi iktidar sadece devlet kurumlarında değil, gündelik hayatın olağan akışında dil, bilgi ve mekân üzerinden çalışmaya devam ediyor…"


Bi Elinde Kırbaç Diğerinde Mikser; Öfkeden Yapılma Kanatlarıyla Erkek Dilini Hallaç Pamuğu Gibi Atan Dişi Bi Nen/Zehra Betül Yazıcı 


"Modern edebiyat ve psikanaliz, öznenin bütünlüğünü değil, onun bölünmüşlüğünü merkezine alır. Leyla Erbil’in açıkça etkilendiğini söylediği ve Hallaç kitabının girişine epigraf olarak aldığı Samuel Beckett’in “Nothing is more real than nothing” sözü gerçek denen şeyin aslında, yokluğun ya da hiç’liğin doluluğunda belirmesidir.Gerçek olanı göremeyiz, anlatamayız sadece deneyimleyebiliriz.Türk edebiyatında Leylâ Erbil’in dili Lacan, Zizek, Deleuze, Kristeva gibi felsefi düşünce hatlarını birleştiren bir direniş alanıdır. Dilin içindeki, gerçeği ya da düşünceyi olduğu gibi anlatamamaktan doğan bu yarığı açığa çıkararak, anlamın çözüldüğü noktada öznenin acı verici hakikatini dile getirir.Ve bunu ağzımıza acı bir şeker gibi tıkar."


Deleuze ve Guattari: Uçurum Belki/Zafer Aracagök 


"Evdesin. Evde kalıyorsun. Karanlık çökmüş. Islık bile çalamıyorsun. Pencereleri açayım diyorsun. Pencere yok. Leibnizci bir monad olmuşsun. Islık bile çalamamanın nedeni bu. Bir nakarat bile oluşturmaya takatın kalmamış. Nerde kaldı milyö? Nerde kaldı ritim? Asma yüzünü. Yine de varolabilecek dünyaların en iyisinde yaşıyorsun. Mutlu olmalısın.

Ama değilsin. Öteki dünyaların çatallanan yolları var aklında. Gürültü var, uğultu var. Islık çalmanın bile gereksizleştiği; her sesin tek bir yüce, metafizik, otoriter, ilksel bir sese bağlanmadığı bir yer. Yerler var. Orada uyumsuz, ritim-dışı, uğursuz seslerle uğultulu düşüncelerle dans etmek mümkün. Lenz gibi dağlarda baş aşağı yürümek mümkün. Ya da Bartleby gibi tekil olmayı tercih edip hiçbir şey yapmamayı tercih etmek mümkün."