Trump Sonrası Şiir/Garry Bertholf-Walt Hunter
Çeviri: Tahsin Aladağ
Trump’tan sonra şiir yazmak barbarlıktır (bazıları bunu hâlâ tam olarak anlamadığımızı iddia etse de, çok sık alıntılanan ve derinden hissedilen bir özdeyişi kendi sözlerimle ifade edersem). Nitekim Alman filozof ve kültür teorisyeni Theodor Adorno bir zamanlar şu meşhur sözü söylemişti: “Auschwitz’den sonra şiir yazmak barbarlıktır.” Elbette, Adorno’nun bu sözleriyle tam olarak ne demek istediği konusunda çok mürekkep döküldü – ki Adorno’nun kendisi bile bu sözlerini kısmen geri çekmişti. Adorno’nun demek istediği, Auschwitz’den sonra şiirin (yani şiir olarak şiir) var olamayacağıdır; çünkü şiir, yerleşimci sömürgeciliği, köleliği, orta geçişi(afrika ve orta amerika arasında köle taşımak için kullanılmış atlantik okyanusu üzerindeki köle yolu), sözde “Manifest Destiny” ve milyonlarca yerli halkın soykırımı bir yana, Auschwitz’in aporisini üreten kültürün bir parçası, hatta suç ortağıydı. Dolayısıyla Adorno’ya göre şiir yeniden yaratılmalıydı.
Bununla birlikte, Auschwitz’deki Nazilerin barbarlığı, tarihsel olarak “barbar” gibi tanımlayıcı ve kınayıcı bir terimin atfedildiği kişilerle karıştırılmamalıdır. “Barbar” kelimesinin barbaros (ya da “yabancı”) kökünden geldiğini varsayarsak, bu terimin etimolojisinde, manası yabancıların anlaşılmaz konuşma biçimine ya da diline atıfta bulunan farklı bir anlam bulunmaktadır. Bunun nedeni kısmen, bu konuda çoğunlukla antik çağ insanlarına teşekkür etmemiz gerektiğidir; nitekim barbaros kelimesi, antik dünyada Yunanca konuşan ve Yunanca konuşmayan (ve özellikle Pers) halkları birbirinden ayırmak için yaygın olarak kullanılırdı. O halde barbar, “yabancı”, “tuhaf”, “cahil”, “kaba” ve/veya “vahşi” gelen kişiydi. Ne yazık ki, dilsel farklılığın, anlaşılmazlığın ve çevrilemezliğin bu kökeni, yukarıda bahsedilen uzun, yavaş, şiddetli ve modern insanlık ıstırabı tarihleri üzerinde kalıcı bir etki bırakmış görünüyor. Bir anlamda, Auschwitz sonrası şiir ve siyaset barbarca olmalıdır – yani, Holokost’u üreten hegemonik dil ve kültüre yabancı olmalıdır. Gerçekten de, Auschwitz sonrası şiir barbarcadır. Trump sonrası şiir barbarcadır. Bu, her yerdeki şair-barbarlara – özellikle Meksika ve Suriye’deki okurlarımıza, ve burada, Michigan’ın Flint kentinde, Missouri’nin Ferguson kentinde ve Standing Rock’ta – yönelik bir çağrıdır.
Şiir her zaman barbarın alanı olmuştur – yine de, bu terimin yaygın kullanımında, diğer muhafazakar anahtar kelimelerle bağlantılı bir aşağılayıcı anlam bulunsa da – akla “yasadışı göçmen” ve “terörist” geliyor. Şiir, kelimenin tam anlamıyla barbarcadır: bir sanat olarak şiir, tam anlamaya kısmen sırt çevirmeye dayanır – Giorgio Agamben’in “ses ve anlamın karşılıklı felaketi” olarak adlandırdığı şeye. Barbarlığı içinde şiir, sesi uzatarak onu kendisinden “farklı” gösterir; şair, yazarken sesinin barındırdığı çoklu benliklerin, bireysel benliği oluşturan dilin ve varlığın uzun ve karmaşık tarihlerinin – Édouard Glissant’ın bir zamanlar ifade ettiği gibi “dünyanın estetiği” ya da ilişkinin rizomatik şiirsel yapısının – farkına varır. Walt Whitman’ın “barbar çığlığı”, naif bir özgünlüğün kutlaması değildi. Duvarlara, kontrol noktalarına, sınırlara ve gözaltı merkezlerine karşı konuşan barbar bir demokrasinin geniş sesiydi. Uzun dizeleri ve sonsuz kataloglarıyla bu sınırsızlığı daha da güçlendirdi. Barbar bir şiir, kendini korumaktan ziyade çeviriye adar. Barbar bir şiir, Whitman’ın sıklıkla yanlış yorumlandığı şekilde, başkalarının yerine geçme iddasında değildir. Tek bir sese ait olma iddialarını inkar eder ve saflık, üstünlük ve özgünlük kurgularını reddeder.
Günümüzde bu tür iddialar yaygınlaşmış durumda ve şiir, belki de bunları alt etmek için eşsiz bir konumda bulunuyor. Trump’ı bir istisna olarak görmek yerine, onu Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupa’da yaşanan daha geniş kapsamlı bir demokratik ve demagojik krizin parçası olarak anlamak önemlidir. Nigel Farage, François Hollande ve Angela Merkel’in Avrupa’sı, finansal diktatörlerin kaprislerine hizmet eden teknokratik oligarşilerin Avrupa’sıdır. Trump’ın soyu Marine Le Pen ile devam ediyor; bu soy, ırkçılık ve yabancı düşmanlığını artık gizlemek zorunda kalmayan Atwater ve diğerleriyle başlıyor. Dolayısıyla, Trump’ın demos’u çarpıtmasına karşı biz barbaros’u savunuyoruz. Güney Carolina’nın kuzeyinde yaşayıp öğretim görevlisi olarak çalışırken, barbaros’un düşmanlarına tanınan şiirsel özgürlüğü ilk elden gördük: örneğin Ku Klux Klan, kısa süre önce öğretim görevlisi olarak çalıştığımız üniversite kampüsünde üye kazanma broşürleri dağıttı. Ancak başkalarına yönelik baskı, sadece şiddet yoluyla değil, aynı zamanda düşünce ve bilginin, ifade biçimlerinin ve yaşam tarzlarının sistematik olarak değersizleştirilmesi yoluyla da gerçekleşir. Bu şiddete karşı şiir, barbarik demokrasinin Amerikalı ve Amerika merkezli sanatçıları ve aktivistlerinin tarihsel mücadeleleriyle aynı çizgidedir: Ida B. Wells-Barnett, W. E. B. Du Bois, Claude McKay, Claudia Jones, James Baldwin, Fannie Lou Hamer, Amiri Baraka, Fred Moten, Don Mee Choi, Juliana Spahr, Daniel Borzutzky, Nathaniel Mackey, Bhanu Kapil ve Solmaz Sharif bunlardan sadece birkaçıdır. Bu şiddete karşı, şiir, içsel ve ebedi sürgünde yaşayan barbaroslara topraklarının iadesi ve ödenmemiş emeklerinin tazminatı için verilen çağdaş mücadelelerle aynı çizgidedir. Adorno 1966’da şöyle yazmıştı: “Acıların konuşmasına izin verme ihtiyacı, tüm gerçeğin bir koşuludur.”
