Rodez'den Mektuplar (2)/Antonin Artaud

Çeviri: Tibet Şahin 


Rodez, 6. Oktober 1945


Sevgili Beyefendi,


Size kurşun kalemle yazıyorum, çünkü mürekkebim kalmadı ve bana daha mürekkep vermiyorlar, tımarhanede yatan diğerleri mürekkep kaplarımı kitaplarımın ve manuskriptlerimin üstüne döküyorlar.


Bir inisiasyon ve zevk gezisi, sonrasında soba başında okunacak bir kitapta anlatılmaya değecek bir gezi için Meksika’ya gittim, beni fikirlerimde takip edebilecek bir ırk bulma ümidiyle. Şayet şair ve oyuncuysam, şiirler yazmak veya sunmak için değil, onları yaşamak içindir. Bir şiiri alıntılıyorsam, alkışlanmak için değil, erkeklerin ve kadınların bedenlerinin, Bedenlerin diyelim, benimkiyle bir üstüstelik içinde titreştiğini ve savrulduğunu duyumsamak içindir, insan nasıl savrulunuyorsa öyle savrulmak, oturan Buddha’nın boğucu tefekkürlerinden, bacaklar açık, cinsel organ açık, ruha doğru, yani bütüncül şiirsel bir varlığın bedensel ve gerçek bir maddileşmesi içindir. İstediğim, François Villon’nun, Charles Baudelaire’in, Edgar Poe’nun veya Gérard de Nerval’ın şiirlerinin gerçeklik olmasıdır, hayatın hayatı sinsice kendilerine mal etmek için geride tutan ve çarmıha geren kitaplardan, dergilerden, tiyatrolardan ve kitlelerden çıkmasıdır, hayatın şu içrek bedensel sihrinin düzeyine, ruhun ruha duyduğu rahimsi doluluğuna, bedenin beden üzerine, aşka olan açlıkla harekete geçirilen, dinin aforoz ve yasakla üstünü kapadığı ve yüzyılın ikiyüzlü yalan kutsallığının şiire olan nefretle gizli orjilerinde damlayan gömülü bir cinsel enerjiyi özgürleştiren. Cinsel organ karanlıktır, Henri Parisot, şiir daha da karanlık olduğu için. “Şehitler”in, “Akbaba”nın veya “Helm’li güzel hancı”nın harmonik yaratıcı tınısı öyle bir çeşmedir ki, ruhun rahimsi açlığı, henüz ortaya çıkmamış bir aşkın, ruhun doğaüstü bedeninin dışkılığının kendisine ölüneye eziyet çektirdiği bir aşkın arkasından ağlar, daha ortaya sıçılmamıştır. Bu yüzyıl, dışkısal şiiri, bayan Ölüm’ün içrek hüznünü anlamıyor artık, yüzyılların yüzyıllarından beri kendi ölüm çubuğunu, ayağa kaldırılmış bir yaşayıp durmanın dışkısındaki anal ölüm çubuğunu ve hatta ayağa kaldırılmış ben’inin kadavrasını araştıran; varolmamayı becerebilmiş olmak, hiçbir zaman bir Öz olmayı becerememiş olmak suçu adına bu iğrenç ve aynı zamanda sevilesi şeylerin uçurumuna düşmek zorunda kalmıştı, ki böylelikle kendi özünü daha iyi araştırabilsin, Bayan Ölüm’ün, Bayan Rahim-dışkı’nın, Madam Göt’ün, Cehennem üstüne dışkı cehenneminin, kadavrası kendi dışkısının afyonunda söylentileri kudurtur, ruhunun dışkısal kaderini kudurtur, kendi ocağının rahminde. Ruh, diyor özün gömülü ruhu, varlığın yaşayıp durmasının şu yanma noktasıdır, düşen, dışkısal, boka benzeyen, ve kendini kendi dışkısında birbiri içine itekleyen. Gözlerimin önünde ne bileyim hangi siyah maddeden, yaşam suskunlarının bilmem hangi ölümsüz sidiklerinden tabutların düştüğünü gördüm, madde kırıntıları, kendilerini kırıntı gibi, kırıntıca, damla damla tüketen. Bu şeyin adı kakadır ve kaka ruhun öylesine çok sayıda tabutunu gördüğüm maddesidir, üstüme kahkahalarını dökerler. Kemiklerin nefesinin bir merkezi vardır ve bu merkez uçurum ka-kadır, ka, bokun bedensel nefesi, sonsuz yaşamın afyonu. Bu kadar fazla tabutun yığılmasından çıkan tüm bu bok, ruhtan çıkarılıp alınmış bir afyondur, bir ruhtan, kendisini henüz dışkılılığının uçurumuna, dışkılılığının yanma noktasına matkaplayıp geçirmemiş. Ruh, ölüme kadar sever, ölümünün ölümsüz kokusuna kadar sever, kötü koktuğu için suçlanacak hiçbir ceset ve mezar yoktur. Ölümün sonsuz göt kokusu ruhun baskılanmış çevik gücüdür, insan onun yaşamasına müsaade etmemiştir.


Pho ti ti ananti phatiame

Fa ti tiame ta fatridi


Ben bir boka battım der hayatın insanı, ölümün en içreğinde olduğunu, ruhunun aynalı folyosunun içine bakılmış bir uçurum olduğunu ifade etmek için. Ve bu ruh şiirdir, ve kaybolmuş şiir, hakkında bugün artık kimsenin hiçbir şey bilmek istemediği bir ruhtur. Tarahumalar’ın gerçekten bu ruhla ilgili, çürüklenmenin şu yeşil humusuyla bir şey bilmek isteyip istemediklerini bilmiyorum, humus ve virüsten bir asidi, hayatta hayatta kalmanın asidini üreten. Hayat, sonsuzcasına kendi dışkısal ben’ini sürekli bir daha çiğneyerek hayatta kalmak demektir, kendi dışkılı ruhundan, şu gömülmek açgözlüsü güçten en ufak bir korku duymadan. Çünkü tüm insanlık yaşamak ister, ancak ücretini ödemek istemez, ve bu ücret korkunun ücretidir. Varolabilmek için korkuyu yenmek gerekir, bu da korkunun karanlığının tüm cinsel kastını kendi içinde savuşturmak demektir, ruhun bütüncül bedenini savuşturmaya benzer, sonsuzluktan itibaren o ruhun, kendi arkasında herhangi bir Tanrı’ya sığınmadan. Ve kendinle ilgili hiçbir şeyi unutmadan. Ve bu sihirler ruhumu kökümden sökmeyi engellemek adına, ruhumun gömülü açıklığını yeniden günyüzüne çıkarmak adına günden güne Paris’te vuku buluyorsa, bu açıklık ki, tüm dinler yasakla örtmek için hileler döndürmüştür, şayet durum buysa, bana kimse gelip de deli olduğumu söylemeyecektir, ruhun bedensel merheminin, şiirin büyülü maddesinin izini sürdüğüm için. Çünkü bununla suçlanıyorum ve bunun yüzünde altı yıldır tımarhanedeyim, deli gömleğine sıkıştırıldım, zehirlendim ve elektrikle uyutuldum, ruhun özsel maddesini ve onu etlenmiş sıvılık olarak özgür bırakmak istediğim için. Bu sihirbazlar artık yalnızca tüm Paris değil, bugün tüm dünyadırlar, hep beraber Himalaya’nın üstadının nefret dolu talimatlarına kulak kesilidirler. Tüm bayağılıkların bilinç-altından veya suçundan, domuzluklarından ve her bir insanın suçundan başka bir şey olmayanlar ve her bir insanın tüm bedeniyle Himalaya’ya yola çıkmışlar, kendilerini içimde 49 yıldır yükselen nefretten koruma altına alacakları inancıyla. Bu zamanın insanlarını, en bayağı büyülü manevralarla beni dünyaya geldirttirmelerinden, istemediğim şu dünyaya, ve buna benzer büyülü manevralarla dünyadan ayrılmak için onun içine şöylesine bir delik matkaplamamı engellemek istemelerinden ötürü suçluyorum. Yaşamak için şiire ihtiyacım var, ve şiiri etrafımda görmek istiyorum. Olduğum şairin, şiirini doğaya göre gerçekleştirmek istediği için bir tımarhaneye kapattırılması gerekmesine izin vermiyorum. Daha az izin verdiğim bir şey varsa, o da tüm Paris halkının sıra sıra gece gündüz katıldığı sihirbaz gruplarının, etekleri yukarı kıvrık ve pantolon düğmeleri açık alayının, bazı gizlice anlaşılmış ve önceden belirlenmiş saatlerde sokaklarda ve bulvarlarda cinselliklerinin derinliklerinden çektikleri nefret küfürlerini bana karşı savurmak için hazır beklemeleri, ve sonra gelip de milletin bana abarttığımı, Paris’te herkesin gördüğü bu manevraları kınamamın delirmek olduğunu söylemesidir. Daha dünden evvelsi gün saat 11’e karşı Madeleine Bulvarı, Mathurin’in Kahvehanesinin yakınında böyle bir orji gerçekleşti; birkaç hafta evvelkisi hiç mola vermiyordu Notre-Dame-des-Champs’te, Montparnasse Bulvarı’nda bu anlarda yarım saat ila kırk beş dakika kadar trafiği kapattılar. Bundan onbeş gün evvel Motte-Picquet Cadde’sinde, bu müstehcen orjinin fiştekçileri kendilerini Labrunie Taverna’sının karşısında Café’ye kapattılar, oradan da Parisli bir grubun yardımıyla sihirlerini kaldırıma taşıdılar. Bu kalın kafalı ve suçlu irin akıtan sihirlerden çok sensasyonel bir tanesi dün akşam Ségur’de postahanenin yakında gerçekleşti. Saat onbirle geceyarısı arasıydı. Sonucu benim için ölüm korkusu oldu, ve bir yanımdaki masanın üstünde duran ekmek parçasının içine yuvalanmış bir fare, onu içinden kemirmiş ve kitaplarımı fare pisliğine bulamıştı. Bu sihirbazlıkların bir kısmı baldırlarımdan beynime kadarki orta kısımlarımın okült ölçümlerini bilen ve Dôme’un oradaki masada oturan küçük bir gruba aittir, bu grup beni uzaktan kat kat açabildikleri dilleriyle ve istifçi oburluklarının kalın dudaklı libidolarıyla tadıma bakma lüksüne sahip bir grup, bana yenidoğanın fötüsüne dokunulduğu gibi dokunmaktalar. Böylesi korkunç bir küfre karşı savaşmak için şiddetle ezmek dışında bir yol yoktur, ve bunun için 1937 Ekiminde günlerden bir gün Dublin’de bir meydana sığındım. İrlandalılar fanatik Katoliklerdir, ve Katolikliğin temeli, Ben olan Tanrı’yı cemaat içinde tamamiyle müstehcen destekçilikle, dilin müstehcen fallik ağırlığıyla tatmakta yatar, bu dil dua eder, ciğerlerinin nefesiyle şehvetlice sütünü orgazmda fışkırtırmışçasına.

İşten herbir hristiyanın ikiyüzlü bir hilekârlıkla astral olarak ruhunda gerçekleştirdiği, katlanmış elleri altında bir coşkuyla sakladığı budur. Dôme’daki, veya Sègur Caddesi’ndeki insanların yalnız ikiyüzlülük ve göksellikle değil, açıktan açığa ve bedensel şekilde yaptıkları budur.

Dublin’de yalnız değildim, 1’e karşı 1000.

Özel sopamla yalnızdım, ki bu sopayı da herkes Paris’te 1937 yılının Mayıs, Haziran, Temmuz ve Ağustos aylarında ve “Tarahumalar’a Yolculuk” çıktığı dönemde görmüştü. Tam bu sopayla Deux-Magots’un Cafè’sinde, Dôme’da, Coupole’da ve az çok Paris’in her yerinde gezintiler yaptım. Onu en yakınlarımdan André Breton’a ve birçok başka dosta gösterdim. Bu sopayı sizin de tanıdığınız bir dosttan edindim: René Thomas, ki, o vakitlerde Rue Daguerre 21’de oturuyordu, ve kendisi de bu sopayı Savoyardlı bir sihirbazın kızından almıştı, ve Aziz Patrick’in kehanetinde bu sopadan bahsediliyordu. Ve ilk kez 1934 yılında Milli Kütüphane’de okuduğum, içinde Aziz Patrick kehanetinin derinlemesine anlatıldığı hacı-bilimi (hagiorafya) lügatında bahsedilen sopa bu sopadır. Bu sopa 200 milyon life sahiptir ve içinde ahlakî güçlerin ve doğum öncesi semboliğin gösterildiği büyülü işaretler saklıdır, tabii bu semboliği geri almak lazım gelir, çünkü bu sembolik sopanın, kendinde ve kendi-için gürleyen çubuğun akla-gelebilecek-her-türlü-etkiye-sahip-olabilme düsturuna direnir; ama bu, bu prensip, yine de ateşin düsturunu değillemez, çünkü kendi de o düsturdan köklenir ve onu Özler’in önceden-belirlenmişliği-fikrine karşı çevirmek istemiştir- bu özler, ne kötülük yaptılarsa da artık, bir gün çıkıp da kurtarılmaktan yoksunluk içine batmış bu özler. Neyse ne: İrlanda’da bu sopayı yalnızca çığırtkanlara susmayı emretmek için kullandım, ve yalnızca bunun için hapse tıkılıp sınır dışı edildim, zira bu sopanın bir savunma aracı olmadığı ve benim de bu sopayı kullandığım ölçüte kötüleştiğim- yani aptal, mal ve ruhumun tadı kaçmış hale geldim- bana o vakit malum oldu. Efsaneye göre bu sopa kendisini Tanrı yerine koyan ve onun vampirinden başka bir şey olmayan Lusifer’e aitti. Bu sopa İsa Mesih’in, oradan da Aziz Patrick’in ellerinden geçmiştir. 

Ben başka bir tanesini ektim ve kurdum, ve her an onu bekliyorum, ve burada hiç durmadan onun üstünde çalıştım. Bittiğinde savaş yeniden başlayacak ve size dediğim üzere, aynı 1936 yılında Meksika’ya gitiğim gibi, şimdi de Himalaya’ya büyük bir geziye çıkma niyetindeyim.  







Bu blogdaki popüler yayınlar

Uyuyan Güzel ve Kitleler – Fanon'un Sömürge Sonrası Döneme İlişkin Sınıf Analizi/Sam Chian

Bir Ayaklanma İçin Talimatlar

''Gerçek Hayatın Kara Panter Partisi'ne Bağlı''