Arabesk ve Diyalektik/Tibet Şahin
Beklediğimiz tonal kıvrılmanın hemencecikmişçesine bir an sonraki öngörüsü, damardan giren, hep alt kolumuzdan akan kan olaraktan. En çok iğne nereye yapılmışsa, damar nerede yollanmışsa oradan gelen. Damar, vücudu kaplayıp dolayımlar ve kanallar görevini yerine getiren değil, sınırlayan ağları değil bedenin; bizi hayatta tutan hâl değişimlerinin doyumu değil. Damar iğnenin girdiği açıklıkta ve içeri giren bir şeyler, damar iğneyle bir arada duran ve tüm iğnelerin anısı hissedilmekte, bu açıklıkta arzumuz, d’nin doluluğunun başka türlüsü damara vuran. Küçücük, milimilim bir açıklık, hiçbir abartının sığıp da geçemeyeceği. Drama abartının geri çekilmesiyle ortaya çıkar, ki abartı, dramayı bilmeyenin koyduğu bir addır. Katılaşmış nesnenin öteye taşınması, pıhtılaşan şeyin bir yerden tutulup çekilmesi, bir genişleme, yalnızca bir çıkışın önü kalır pıhtılaşan şey için. Bu sebeple metanomiden bahsedeceğim; içimize aldıklarımız kendi tenimizin çeperlerimizde ürettiklerimiz değil; etten ve kandan da yapılmıyorlar; bu küçük üretimler, kendi kendimize açılmış abartılı hallerimiz, başka hisli adlardan çıkıp da damarımıza giriyor değiller; hiçbiri bize ait değil; daha ziyade girip çıkanın kendisine damar diyoruz. Damarın hissiyatıyla damarı birleştiren, tözü ortadan kaldıran bir öz-deş olmaklık (sakın ola, felsefenin kendi diliyle düşünmeyin, konuştuğunuz dil ile düşününüz). Metanomi ve çağrışıma direnen kendilik. Abartının felsefesini okumaya gerek görmemek; arkasında yatan niyetler acıması. Fazla sayıda dolayımın ardından kalan bir Hegel: Abartı, abartıyı düşünen düşüncenin abartılılığıdır.
Kim olsa isyan eder böyle zalim kadere.
Kadere isyanı yatıştıracak bir diskur yoktur. Dilin diskurssuz kullanımı yolunda geçip gidile.
Bir mesele üstüne açıklama yapmak belli talepleri beraberinde getirir; bunlardan ilki, hiçbir metafizik varsayım günyüzüne çıkmadan da evvel, “-dır/dir” demektir. -Dır yöneldiği her nesneye kendi hareketini de katar, katıldığı şeyi açıklanacak bir şey haline getirir ve kendi temeli üstüne yerleştirir; cümlenin sonunu getiren dırdır; ifadenin her alanının; ifade eden şey’in anlamını belirleyen dırdır. Herhangi ifade eden bir şeyden değil, ifade eden şey’in imkânını belirleyen anlamdan söz ediyorum. Anlamın kendisini sorgulamak, anlam dediğimiz şeyi anlamlılık adına bir soruna dönüştürmemiz gerekiyor; anlamın kendisi sorunsallaştırılmadan nasıl hepimiz için kolumuza dolanan bir eşlikçi olabilir, anlamla olan bir yaşam imkânı sorunsallaştırılmadan nasıl yaşanabilir, eylenebilir, geçirilebilir? Yaşamak olan yaşam, eylemek olarak yaşam, gelip geçirmek olarak yaşam, ve Heidegger’in açımladığı bu varoluşun anlamı sorununun yarattığı yerde çizilmiş üç çözümleme.
Üç Heidegger. Ya da varoluşun üç temel hali ve bunun bir seçim meselesi olmadığını bilmek; “sorun” nereye gitti, her şey varoluşun anlamı sorunu içinde dolacak mı?
Sorgulama rengini salıp bir dır’a dönüşüyorsa yeni bir alanın açılması gerekmektedir. -Dır’ın yavaşlatmasından kurtularak hız üstüne yazacak alanlar yaratmak bir düşünce düzleminin açılımı ve yayılımı olarak görülsün; -dır’ın tekrardan ortaya çıkması, gramerden atılmaması veya -dır’ın pazarlığının yapılması soruları düzlemin kendisini ilgilendiren sorulardır, veya daha iyi ifade etmek gerekirse, düzlemin kendisine doğru bir adım geri gittiğimizde “sorun”un nasıl belirleneceğini, sorunun sınırlarını ve sorunun hangi noktaya kadar beklenmesini ilgilendiren sorulardır. Burada ahlakî olarak bir ağrı veren mesele aslında sorunların yaratılmasının giderek hızlanması, bilincin sürekli yeni eylem-refleksiyon zincirlerine sokulması, sürekli daha hızlanan bir eylem etiğinin çıkarsanması-dır; tam da bu hızlanmanın engellenmesinin gerektiğini söylüyor bana içimdeki hayali toplum, ethosumdan sızan komünist, anlatmanın açıklamadan sıyrılıp geçebildiği yaşam tahayyülüm. Bu noktada iki belirleme yapıyorum; sorunlar kendi sınırlarına gramerlerini de değiştirerek gelirler; sorunlar kendilerini yeni sorunlara gönderirler, her sorun birbiriyle bir belirlenim ilişkisi içerisindedir.
Öte yandan, her yeni sorun önceki sorunun alanının, en azından şimdilik, kapandığının ilanıdır. Bu anlamda her sorun kendiliğinden bir ortaya çıkıştır, daha önceki sorunların sınırları içerisinden bulunacak, onun dışına çıkmanın yordamıdır; içeride kalıp da dışarı yorma eylemidir. Bu yazar kendisini bu küçük adacıkta konumlandırmakta.
Tekrarlanması mümkün olmayan tekil bir olay ve hayalgücünün ipi kopuk yapısı düşünülüyor. Arabeskin ortalama tekrardan ibaretliğini düşünen düşünce, ipi koparmaya çalışan düşünce, aydınlanmanın öbür yüzü, karanlık aydınlanma.
Diyalektik bir ilişki tespit etmemenin verdiği düşünsel haz.
“Hayalgücü bu kadar özgürse neden tüm arabesk filmler aynı, neden tüm arabesk şarkılar aynı? Kahramanlar ne zaman değişecek, ne zaman Faustus olacaklar?”
Aydınlanmayı üst üste katlayın, karanlık aydınlanmanın simyacılığına buradan başlandı.
Bu yüzden yeni’nin ortaya çıkmayacağından duyulan bir korkuyu ifade eden düşünce en büyük düşmanımız ola; çünkü iki temel ahlakî kaygımızın kötücüllüğünden doğmuş: İlkin, krizi düşünen düşüncenin krizi olarak kriz düşüncesi; ikinc(is)i, bu anlamdaki kriz düşüncesi tarihte öteki ile olan hiçbir karşılaşmayı tanıyamaz ve tüm tarihi de kökenin coğrafyasından doğan kavramsal belirlemelerin ilişkilenmesinden çıkarsar; kendi içeriksizliği bir batağa battığındaysa çok daha hızlanılması gerektiğini ilan eder; yani içeriksizliği evrensel kuralın ta kendisi haline getirir. Nick Land’in kitaplarını yakmamız gerekmekte. Düşmanımız olan ivmeci (accelerationist) düşünce, aynaya baktığında kendini kendi düşmanı bellediğini görecektir; bu görünüm, onun göz yanılsamasından ibarettir, biz, eşitleyici aynanın karşısında iki aydınlığın arasındaki farkı arıyoruz; ki bu fark, diğerinin yadsınmasında değil, diğerinin oluşundan çıkar. de ki: Böyle (aynalar) gördüysen o gözü çıkarıp at.
Peki neden arabeskten söz eden bir yazıda bir şeyleri sorunsallaştırmanın özünden ve tekrardan neden söz açılıyor? Arabeskin sorunsallaştırılabilir, ve tekrar edilebilir bir şey olmasının ötesinde aralarındaki ilişkide organik bir şey var mı? Cevap vermek isterim: Burada farklı bir yolu seyrediyoruz; sorgulayan düşüncenin nesnesi olan arabeski sorunsallaştırdığı ve onun kendi-tekrarında tekrarın her keresinde (1) çarpışan ve sürtüşen bir karşıtlık (aydınlanma fikri, acının melodramasında yüceltilmiş ve sıkıştırılmış adaletsizlik hissi ve adaletin imkânına dair bir açıklık, Marx’ın din analizi ve afyon olarak sayıp geçilecek tonlarca sürtüşmeli nesne) veya (2) kısır döngüye girmişlik (karanlık aydınlanma, mevcut olanın olduğu haliyle kırılması, onu önceleyen, ona içsel bir düşünce olmadan. Aydınlanmanın dışsallaşmış hâli) tespiti değil; nesnesinin sorunsallaştırdığını izleyerek bir sorunu ortaya koyan, nesnesi üstünde çalışmayan, nesnesini takip eden düşünce . Bir arabesk üstüne sonsuz bir yavaşlık noktasından konuşmuyoruz, onun hızını takip ediyoruz. Bu paragrafın başında gerçekleştiği gibi, soru işareti bir sorgulamayı değil, bir diyalojik bir sürecin atışmalarını değil, bir sorunsallaştırmayı nasıl ifade eder? Bir şeyi önce yapıp soru işaretini ardına koymakla, sorunun takibe dair bir soru haline gelmesiyle, cevabın yokluğuna bir işaret etme üzerinden değil, kavramların sorunsallaştırılması üzerinden.
Arabesk film ve aynı teranenin binlerce yüzbinlerce kere tekrarlanıp fabrikadan çıkarılıp halkın aç fantazilerinin hizmetine koşulmasını gören göz, kendisine baktığında piyasa mantığını, varolandan çıkmayı, yepyeni bir şey yapmayı, yeni bir yaratıcı üretimi salıkveren girişimci göz. Piyasa tarafından bastırılmış, ülkenin arabesk batağından çıkması için tek meşale gibi kafasını hafif kaldırmış Yılmaz Güney ve artık kahramanların kendilerini değiştiren öznelere dönüşmesi, bir yerine geçme noktasından çıkıp kendilerine özgü anlatımlarını ellerine almaları; acılarla örülmüş sınıfsal aydınlanma. Aydınlanma düşüncesi, acının düşüncesi, insanın değişebilirliği karşısında arabeskin yoğun, kaplayan ve fetihçi pasifliği; aynı mevzunun türemesi olarak üretim karşıtlığı, hikâyelerde kabulleniş olarak etkinliği reddetmek; pasifliğe gömülmek. Yaratıcı çeşitlik ve yaratıcı olmayan aynılık: Aydınlanmanın genelliği ve özneciliği. Arabeske eğilen otonom özne, arabeskin yarattığı umutların kucağında, arabeskin edasıyla otonomlaşan özne. Otonomlaşma anı, öznenin ortaya çıkışı, arabesk bir eda, durup edalaşan arabesk. Aydınlanmacı düşünce arabeskten özgürleşmeyi arabesk bir anlatıyla ilan eder; dramatik duyulmak ve tek abartının abartı suçlamasındalığı. Diyalektik, Lukacs’ın eminlik edasında söylediği gibi, diyalektikle kurtarılmaz, diyalektik diyalektikle boğulur.
Bu ilişkide yakalandıkları şeyin adı diyalektik, yalnız diyalektik düşüncenin kendisi de diyalektiğin pençesine takılıyor. Sanat üstüne konuşmanın diyalektiğini buradan yola çıkarak düşüneceğiz; farkı ortaya koyan, bir “tür”e isim veren akıl, hangi edayı üstlenir? Tür oluşturmak nasıl bir sanatsal anlatı geleneğinin ürünüdür ve bu anlatı geleneği kendisini hangi sanat pratiğinden çıkarsar? Bu sorularla başbaşa kaldığımızda öyle bir pratiği arayacak oluyoruz ki, her tekillik tekrar edilmesi mümkün olmayan bir genelliği paradoksal şekilde ifade etsin; böylelikle her tekillik kendi başına kendi türünü kurduğunu ilan edebilsin. İlan etmek, kavramsal performans sanatları. Tekrar edilemeyen kuralın paradoksallığını pratikte aşmak. Her eserde kendi türünü kuran mantık, en büyük ivmelenme. Evrenselin kendisi haline getirilmiş, her seferinde hiçbir yerde bulunamayan saf kurala, kuralın tekrarlanamazlığına ve ilanın mümkünatsız bir Olay olarak kendini dışavurmasına yönlendiren içeriksizlik. İçeriksizlik ve evrensel olanın kendi çeşitliliğini biçimsel bir tekrara döndürmesi, hacceitas’ı bulacak yerde tikellik yerine geçen gölge bir tekilliğe düşen minimalizm; kaş yaparken göz çıkarmak.
Bir gün gitsen bile hatıran yeter.
Abartı görebiliyor musunuz? Abartıyı gören gözü çıkarıp atın.
Arabesk hayatlarımızda alt kolumuzun bir vücut yerine geçişi ve iliştiğimiz her kıvrılmada geç kalınmış düğümleri; vaadini kendi gerçekleştirme anında üstümüze üşüştüren, ağzımızı sulu sulu bırakmayan nağmenin kıvrımı; geleceğe yönelmeyen ulvî umut; arabeskin bir yüzü. Bir akşam otururken duyduğum: “Vücudumun yüzde 80’i arabesk.” Elimi nereye atsam çekilecek gibi oluyor, arabeske dolaşmadan çözemiyorum.
Hız ve arabesk. Arabesk bir dünyada ikâmet etme hali, vücudun oluşum hali olarak belirleyen şey hızın kendisi, hızın yarattığı yerin içinde gezmesi, kendi yarattığı alanı tekrardan dönüştürmesi, hızlanma, yükselme, tekrardan sessizleşen alan. İçinde bulunduğu alanın hareketlerine hakimiyetin hissedildiği, içselliğe, yani içsel addedilmiş duygularımıza, hareketin kendi tenimizde üretildiği anlayışına karşı hızın müziği. Arabesk eksik olanın mantığını kabul etmez; arzu ile zevk arabesk duyulanımda birleşir; hızlanma ne kadar yavaş, ne kadar hızlı olursa olsun kendisini bizi önceleyen ve bizimle karşılaşan, damardan giren bir akıntı olarak gösterir. Bu akıntıya kapılmak, özneyi fır fır döndürüp savuracak o hareketin mantığına atılmak, riski göze almak. Arabesk yaşam kendi mutsuz sonunu başlangıçta görür, arabesk ve teleolojinin yıkımı. Teleolojiyi yıkan kutsallık, kaderin kabullenilmesi ve hıza katılmak. Arabeskin büyük bekçileri, büyük ebeleri, arabesk masumiyeti utandıranlar, utanç pençesini geçiren eleştiri.
Alışmak sevmekten daha zor.
Haftalarca bunu düşünmekte ne beyis var?
„bizim olmadığımız her yer arabesktir“ (y. Küçük), Arabeske karşı isyan etmiş, arabeskin adaletsizlikleri altında boğulmuş, damardaki boşluğu hisseden bu söz, damarı dolduran bir „yer“ kuramı, açılmış bir ortalık, vaadedilmiş bir cemiyet; akşamların ışığında dairelerin ve otobüslerin ve lambaların arabeskliğinde bir çukur yarılmış da buradan çıkan yere bir bayrak saplanmış ve bir sınır çizilmiş, beraberinde bir çağrıyı saklayan bir yer ve bir sınır. Belki günlerden bir gün alkol ve arabeski reddedişin hızı. Çözümsüzlüğüne kıvrılınacak bir yerleşme edası, yerleştik, buradayız; tutunamayız. Çağrı, geleceğe yönelen, kendi soybilimini yırtmış umutsuzluk ve arabeskin ikinci yüzü. Her reddiye, her tutunamayış, her korku altında arabeskin tesellisine sığınma, kaderi kabullenişin alışıldık tarzında bulunacak özgürlük, arabeskin somut umutsuzluğu, olduğu yere bir çağrı koyduğu gibi dağılan, bir sonraki hıza geçen çağrı. Duruşundan vazgeçmemiş devrimciler arabesktir, durdukları noktadan ayrılmadan, hareketsiz bir hız sergilerler. Bu hızı yaratan etraflarında dönen edadır. Dünya üstünde ikâmet eden devrimciler ve diğer herkes, ikâmet noktalarında, teninizdeki hıza bakın. Hız yer değiştirmek üzerinden kavranmaz, bir yere çökmekteki ağırlık ve hafiflik üstünden kavranır, sabahçı kahvesine ve alkole çökmek. Bu ağırlık, geldiği nokta veya ulaşmaya çalıştığı yer üzerinden değil, etkisi ve etkilenmesi üstünden kavranır.
Olumsuzlayarak olumlamak, arabesk olmayanın yaptığı budur, arabeskin gölgelerini hareket ettirmek
