Antonin Artaud Üstüne/Susan Sontag

Çeviri: Tibet Şahin 


"Artaud’nun entelektüel ıstırabını betimlemek için kullandığı metaforlar zihni ya kişinin net bir şekilde mülkiyetinde olamadığı (ya da tapusunu kaybettiği) ya da uzlaşmasız, kaçkın, dengesiz ve sapkınca değişken bir fiziksel öz olarak ele alır. 1921 kadar erken bir tarihte, kendisi daha 25 yaşındayken, kendi sorununu zihnini hiçbir zaman “bütünüyle” yönetememesi olarak ifade eder. 1920’li yıllar boyunca, fikirlerinin kendisini “terketmesinin”, fikirlerini “keşfedememesinin”, zihnine “ulaşamamanın”, kelimelerini anlama yetisini “yitirmesinin” ve düşüncelerin biçimlerini “unutmasının” yasını tutar.

Daha doğrudan metaforlarda, fikirlerinin kronik “aşınmasına”, düşüncesinin ayakları altında ufalanmasına ya da sızıp kaçmasına öfkelenir; zihnini kesik kesik çatlamış, bozulan, taşlaşan, sıvılaşan, pıhtılaşan, boş, geçirgen olmayan bir yoğunlukta olarak tanımlar: kelimeler çürür. Artaud, kendi “ben”inin düşünüp düşünmediğine dair bir şüphe altında değil, kendi düşüncesine sahip olmaması yönündeki kanaati altında acı çeker. Düşünme kabiliyetinden yoksun olduğunu söylemez; düşüncesine (sahipliği) olmadığını söyler- k bunu doğru fikir ve yargılara sahip olmaktan çok daha fazlası addeder.

“Düşünceye sahip olmak” düşüncenin kendisini var kıldığı, kendisini kendine açımladığı, ve “hissiyatın ve hayatın tüm durumlarına” hesap verebilir olduğu süreç demektir. Düşünceyi kendi öznesi ve nesnesi olarak ele alan düşüncenin bu manasındadır Artaud’nun “sahip olmadığını” iddia ettiği o şey. Artaud Hegelci, dramatik, bakışını kendine çevirmiş olan bilincin nasıl bağını koparmış, kapsayıcı bilgelik yerine mutlak bir yabancılaşmaya ulaştığını gösterir- çünkü zihin bir nesne olarak kalır. 

Artaud’nun dili derin bir şekilde çelişkilidir. İmgelemleri materyalisttir (zihni bir şey veya nesne haline getirir), ancak zihne karşı talebi en saf felsefî idealizmi amaçlar. Bilinci bir süreçten başka bir şey olarak görmeyi reddeder. Yine de, cehennem olarak deneyimlediği şey bilincin bu süreçsel , yakalanamaz ve akış halindeki niteliğidir. “Gerçek acı” diye yazar Artaud, “kendi içinde düşüncelerinin değiştiğini hissetmektir”. 

Artaud’nun kendisine verdiği hükmün sonucu, kendi bilincinden kronik bir şekilde kopmuş olduğuna dair inancı, zihinsel kusurunun, doğrudan ve dolaylı olarak, yazılarının ağır basan ve tükenmez konusu haline gelmesidir. Artaud’nun düşüncenin arzularına dair bazı açıklamaları neredeyse okumak için fazla acı vericidir. Kendi duyguları üstünde nadiren durur- panik, kafa karışıklığı, öfke, dehşet. Onun yeteneği psikolojik anlayışta değil (ki, bu konuda iyi olmamasıyla, önemsiz olarak bir kenara atar), betimlemenin daha orijinal bir halinde, kendi bitmek bilmeyen ıssızlığının bir tür fizyolojik fenomenolojisinde yatar. Artaud’nun The Nerve Meter’da kendi “içsel” kendiliğini kimsenin bu kadar iyi haritalandırmadığını söylemesi bir abartı değildir. Birincil şahıs yazılarının tüm tarihinin başka hiçbir yerinde ruhsal acının bu kadar yorulmayan ve detaylı kaydı bulunmamaktadır.

Birinin bilincinin niteliği Artaud’nun nihai ölçütüdür. Böylelikle, kendi zihinsel ıstırabı aynı zamanda en akut fiziksel ıstırabı ve bedeniyle ilgili her ifadesidir. Esasen, bilincinin tedavi edilmez acısına sebep olan şey tam de zihni bedenden ayrı olarak düşünmeyi reddetmesidir. 

Artaud’nun hayıflandığı zorluklar devam eder, çünkü kendisi düşünülmez olanı düşünür- bedenin nasıl zihin ve zihnin nasıl beden olduğunu. Bu tükenmez paradoks Artaud’nun hem sanat hem de karşı-sanat üretme arzusuna yansır. Öte yandan bu ikinci paradoks, gerçek olmaktan daha çok varsayımsaldır. Artaud’nun uyarılarını gözardı eden okuyucular, onun söylem statejilerini bu stratejiler ne zaman belli bir zafer edasındaki yoğun parıldamaya ulaşsa sanatın içine asimile edeceklerdir. 


Artaud’nun eserleri düşünceyle sanat arasında, şiir ile hakikat arasında bir fark olduğunu reddeder. Gösterimdeki kırılmalara ve her eserindeki “biçim” değişikliklerine rağmen, yazdığı her şey bir argüman çizgisini ilerletir. Artaud her zaman didaktiktir. Hiçbir zaman hakaret etmeyi, şikayet etmeyi, yüreklendirmeyi ve kınamayı bırakmamıştır- dilin kısmen anlaşılmaz hale geldiği, 1946 yılında Rodez’deki korkunç sığınmadan dışarı çıktığında yazdığı şiirde dahi durum budur. Yazdığı her şey birincil şahıstadır, ve bu hitap biçimi birbirine geçmiş büyülü sesler ve söylemsel açıklamalardan oluşur. Eylemleri aynı anda hem sanat hem de sanat üstüne refleksiyonlardır. Resim üstüne yazdığı erken bir denemede, sanat eserlerinin  “üstlerinde kuruldukları kavramsallaştırmalar” kadar değerli olduklarını söyler. Artaud’nun gösteri ölçütü duyusal şiddettir, duyusal keyif değil; güzellik asla sahip olmadığı bir kavramdır. Eserinin deneyimi derin bir şekilde mahrem kalır. Artaud bizim için ruhani bir gezi yapmış biridir, bir şamandır. Artaud’nun gezisinin coğrafyasını sömürgeleştirilebilir olana indirgemek küstahçadır. Onun otoriesi yer yer okuyucuya hayalgücünün yoğun rahatsızlığından başka hiçbir şey getirmemesinde yatar. 

Artaud’nun eseri ihtiyaçlarımız için kullanışlı hale gelir, ancak aynı zamanda onu kullanışımız arkasında çürüyüp gider. Artaud’yu kullanmaktan yorulduğumuzda, onun yazılarına geri dönebiliriz. “İlham aşama aşama” der, “çok fazla edebiyatı içeri davet etmemek gerekir”. Radikal bir rahatsızlığı ifade eden ve hissiyatın rehavetlerini yıkmayı amaçlayan tüm sanat silahsızlanma, nötralize olma, rahatsız etme gücünden yoksunlaşma riski altındadır- hayran olunarak, iyi anlaşılarak (veya öyle zannedilerek), önemli hale gelerek. Artaud’nun eserindeki en egzotik konular o dönemden beri apaçık güncel hale gelmiştir: uyuşturucularda bulunacak bilgelik (veya eksikliği), Oryantal dinler, büyü, Kuzey Amerika Yerlileri’nin yaşamı, beden dili, bir cinnet tribi; “edebiyat”a karşı isyan, sözsüz sanatların kavgacı prestiji; şizofreninin değerinin bilinmesi; sanatın seyirciye karşı şiddet olarak kullanılması; sapkınlığın gerekliliği.

Artaud hem eserinde hem de hayatında yenilmiştir (çünkü, Picasso ve onun takipçisi sürrealistlerin aksine, şayet kendi bütünlüğünü korumak istiyorsa, yenilmek zorundaydı. Onun için “başarı” en acınası başarısızlık olurdu.- Ed.). Onun eserleri nazmı, düzyazı şiirini, film sahnelerini, sinema üstüne yazıları, resmi, ve edebiyatı; denemeleri, hicvi, tiyatro üstüne polemikleri, birkaç oyunu, gerçekleşmemiş pek çok tiyatro projesi için notları, ve bunlar arasında bir operayı; tarihsel bir romanı; radyo için yazılmış dört kısımlı dramatik bir monoloğu; Tarahumara yerlilerinin peyote kültü hakkında denemeleri; iki büyük (Gance’ın Napoleon’u ve Dreyer’in Jeanne d’Arc’ında) ve birçok küçük filmde parlak oyunculuğu; ve yüzlerce mektubu, kendisinin en başarıya ulaşmış “dramatik” biçimini- içerir; bunların hepsi kırılmış, kendini yaralayan, fragmanların devasa bir koleksiyonunu amaçlar. Miras bıraktığı şey başarıya ulaşmış sanat eserleri değil, tekil mevcudiyettir, bir şiirsellik, düşünce estetiği, kültür teolojisi, ve acının fenomenolojisidir. 

Artaud, daha 1920’lerde çizgiromanlara, bilimkurguya ve marksizme olan heyecan hariç Amerikan karşı-kültürünün 60’larda göreceği her tada sahipti; ve o zamanlar Tibet Yaşam ve Ölüm Kitabı’nı, mistsizimle, psikiyatriyle, antropolojiyle, tarotla, astrolojiyle, Yogayla, akupunkturla ilgili kitaplar okuyordu, son zamanlarda entelektüel ilgi besleyen gençler arasında ün kazanıp yüzeye çıkan literatürün kâhinvari bir antolojisidir. 


Bu blogdaki popüler yayınlar

Uyuyan Güzel ve Kitleler – Fanon'un Sömürge Sonrası Döneme İlişkin Sınıf Analizi/Sam Chian

Bir Ayaklanma İçin Talimatlar

''Gerçek Hayatın Kara Panter Partisi'ne Bağlı''