Sinemanın Durumu/Samimi Bir Dilin Yansımaları-Claudio Pazienza

Çeviri: Burak Bayülgen 



Şairler haykırdığı zaman bir şeylerin ters gittiğini bilirim. Ve zaten bir şeyler ters gidiyor.

- Jonas Mekas


1.

Aşık olduğumda dilim bir zambağın yaprakları kadar hassaslaşır. Köşeye kıstırıldığında, dilim -dilimiz- tutulur, şiirsel coşkusunu, cazibesini yitirir. Tüm diller değişime, tarihin sarsıntılarına tabidir. Bazı diller bizi sıkıca, tıpkı bir deli gömleği gibi sarar. Bazıları bizi yüceltir. Tüm diller doğası gereği düşünceyi aktarır. Sözcüklerimiz, düşünme biçimlerimiz biz farkına varmadan elimizden alınır. Tıpkı radikallik sözcüğü gibi. Bir şairin ya da yönetmenin radikalliği gibi.
Dil bir sismograftır, zamanın, zamanımızın ruhunu ölçer. Şairler ifade biçimlerinden ötürü zamanın dışında mıdırlar? Yoksa zamanla, kendi zamanlarıyla çevrili olduklarından ötürü mü bu denli bozguncudurlar? 
“Şiir nedir?” sorusuna deneme yazarı ve şair Annie Le Brun basit ve şaşırtıcı bir şekilde “şiir bir varoluş biçimidir” diye yanıt verir. Orada olmaktır. Dik durarak yahut tıpkı Afrika heykelleri gibi dizler bükük bir şekilde saldırıya hazır olmaktır. Le Brun’un yaptığı gibi, saldırmak bize sürrealistlerin yaşam enerjisini, Sade’daki çetreffilli arzuyu yahut çağdaş sanat piyasasının toksik mantığını anımsatmaktır. Saldırmak, o piyasa dilinin huzur veren kurnazlığını, fark edilmeyen otoritesini, o bulaşıcı ve sırnaşık faşizmini çökertmektir. Piyasanın sözcükleri ve imgeleri çarpıtıp ele geçirmesine direnmektir. 
Medea’nın gösterime girmesinin ardından verdiği bir televizyon röportajında Pier Paolo Pasolini aynı soruya kısa ve öz bir yanıt verir: “Şiir bir samimiyet biçimidir.” Bu da kendimize, kendi dilimize, fantezinin ve hayalin olur olmadık vahşetine, içimizde barınan sonsuzluğa taviz vermemek anlamına gelir.
Şairin sözcükleri yaralar, dokunur, ezip geçer. -Bazen- zihnim şairin dili aracılığıyla deyimlerle ifade edilemeyecek bir biçimde yaralanır. Ve tam da orada, dil yetersiz kaldığında, o tuhaf gelen kem küm edişler anlamı ortaya çıkarır, netleştirir. Ama tabii ki de arada sırada. Evet, arada sırada. Şairin sarsıcı ve sivri dili tuhaf ve görünür olanın sınırlarını ortaya çıkarır. Onun dili aracılığıyla devamlı bakış açımı gözden geçiririm.
Şairin dilini ararım. Tez canlı bir vaatmişçesine onu hissederim. Dilin olanaklarını geliştirdiği takdirde yeni ufuklar açacağını bilirim. Kimi şairler ve yönetmenler beni kendimden geçirirlerse, bunu samimi, isyankar ve tez canlı, kalıplaşmış, bana söven ve bende iz bırakan dilleri aracılığıyla yaptıklarını bilirim. 
Samimi bir dil bedenin susturamayacağı, indirgeyemeyeceği, gizli bir şekilde bize etki eden, bizi oluşturan bir dildir. Bu sadece şaire özgü bir dil değildir. Hayır. Bizde barınan samimi bir dil ele avuca sığmaz. Bazen kendimiz bile duyamayız. Sadece bir deyimle, bir dil sürçmesiyle ortaya çıkmaz. Gizemli ve anlaşılması zor olan samimi bir dil Kültürün ehlileştiremediği zihnin ücra köşelerinde dolaşır. Bir dağarcık yahut kimlik haznesi görevi görmez. Öznelliğin cömertliğini ve heyecanını ifade eden bir süreç, bir sarsıntıdır. Ben samimi bir dilden bunu anlarım. Zihnin kavrayamadığım bölgelerinde, fikirlerin öngörülemez neticeler doğurduğu ücra köşelerinde yaşar.  

Gel! Gel! Sen samimi dil ki sessizliğim duyulmasın!

Ve samimi bir dil ortaya çıktığında artık bir jeste dönüşür. Hep istediğim, beni etkileyen bir jeste. İnatçı bir jeste. Bağlayan ve birleştiren bir jeste. Fazlasıyla siyasi bir jeste. Tarihin onayladığı bir jeste. Belki de dönüşmez. Sinemanın kendi imkanlarıyla oluşturduğu bir jeste.

2.

1940ların sonunda, henüz Stalin hayattayken verdiği bir demeçte yönetmen Vsevolod Pudovkin şöyle der: “Toplumsal gerçekçilik sanatçıyı gerçeğe, onu sarmalayan yaşama derinden bağlayan ve -en önemlisi- bütün bir ulusun emeğine doğrudan angaje eden bir çalışma yöntemidir. Bu da, sanatçıyı komünist bir toplumun inşasında zinde ve üretken bir işbirlikçiye dönüştürür. Sanatımız yaşamın tüm zorluklarını ve zenginliklerini yansıttığı için biz ona “gerçekçilik” diyoruz. Üstelik, toplumsal gerçekçilik farklı ülkelerde var olmuş ve halen var olan sayısız sanatsal akımdan biriymiş gibi değerlendirilemez. Bu akımlar yaratıcılarıyla yahut ufak bir güruhla doğar ve ölür. Halbuki halktan doğan, halka ait olan ve onunla birlikte gelişen toplumsal gerçekçilik tıpkı halk gibi ölümsüzdür, ebediyen gençtir ve yorulmak nedir bilmez.”   
Bu retorikten, bu taşa kazınmış dilden, halkın sanatçının soyut bedeniyle -işlevsel bedeniyle- birleşmesine yaraşan şiirselliğe ve imgeye sıkı sıkı sarılırım. Gerçeğin ve olasılıkların doğasında var olan hiçbir gücün yerle bir edemeyeceği bir dile sıkı sıkı sarılırım. Bir düşüncenin gerçekleşmesine indirgenmiş bir dile. Ekonomi gibi planlı bir dile. Yeni bir insanın şekillendiği, dünyanın mükemmelleştiği bir tasarıma.  
1953’te Stalin öldüğünde artık bir sayfa kapanmış gibidir. Bu sözde ılımlı bir dönemin başlangıcıdır. Yeni nesil sinemacılar yetişir. Batıda ise dil ve biçemin birleşimi olan cinéma moderne oluşur, nouvelle vague  başlar.
Sovyetler’in o uçsuz bucaksız coğrafyasına dağılmış sayısız stüdyoda genç sinemacılar izni olmadan hiçbir filmin çekilemediği denetleme kurulları ve eski sansür diliyle mücadele ederler. Dolayısıyla, ılımlılaşma sadece görünürdedir ve “küçük baba” ölmüş olsa bile herkes sistemde uyanık olmaya, sebatkar bir ideolojinin kaya gibi sağlam dilini kırmaya çabalar.
Bu sinemacılar arasında genç oyuncu, senarist ve yönetmen Kira Muratova da vardır.
1987’deki bir röportajında 1960ların sonlarına doğru yaptığı çalışmalarından bahsederken Muratova şöyle der: “Herkese itimat ettim. Bizim için “olmaz”lar mühimdi, “olur”lar değil. Yoldan geçen herhangi biri bir işin güzel olmadığını söylese, bu her şeyden vazgeçmek için yeter de artardı. Her bir “olmaz” değerliydi. Odessa Film Stüdyolorına, Senaryo Denetim Kuruluna, Yönetmene, Parti Komitesine, Cumhuriyet’in Başkentine, Sinema Bakanlığına ve daha pek çok şeye; örneğin bir filmin çekilmesine katiyen izin vermeyen resmi bir yetkilinin karısına tabi idim…” Burada Pudovkin’in canlandırdığı toplumsal gerçekçilik yöntemi içten içe çökmektedir ve bunu fark etmek için de Muratova’yı beklemememiz gerekmezdi ancak o kendine özgü dili acı ve kötü bir deneyimi andırır. Sanki bedeni ve mimikleri ele geçirilmiş gibidir. Sanki samimi dili donuk ve tasalıdır.



3.

Çalkantı kelimesine bayılırım. Anlaşılmayan ve düzensiz olan her şeyi imleyen, sıklıkla tıbbileştirilen, düzen tarafından uygunsuz bir şekilde kullanılan bir kelime. Ve belki de her ne kadar iç benliğimizden gelen bir şeyi ifade etse bile artık bu kelimeye güvenmeyiz. Bu kelimeyi yeniden gündeme getirmek isterim. “Tereddüt”ten farklı olarak zihnin karmaşasını, alıkonmasını, gerçeğin muğlaklığını ifade eden bir kavramı. Çalkantılı olan şey gelecekte bizi neyin beklediğine dair hiçbir dayanak sunmaz, sadece ima eder. Çalkantıda olmak aşık olanların bildiği bir durumdur. Hepimizin bildiği bir durumdur.
Çalkantı, her yaratıcı eylemin ayrılmaz bir parçasıdır. Baskı altında, anlaşılmaya zorlandığında, çalkantı gizlenir, susar ve tüm yeni keşiflere engel olur. Tüm çalkantılar korkuyla yüzleşir.
Latincede bulanık; turbius ile çalkantı; trouble aynı kökten gelirler. Bulanık bozulmuş, yıkılmış, düzensiz, karışık şeyleri ifade eder. Yani sıradışı, alışılmadık şeyleri. Hem sevdiklerimizi hem de sevmediklerimizi tedirgin eder. Çiğliği, bir ruh halini, bir arayışı, gelişmekte olan arzuyu çağrıştırır.
Herkes gibi bir yönetmen de çalkantılı, tedirgin, heyecanlı… hayat dolu olabilir. Örneğin, 1920lerin genç Leninist Cumhuriyeti (fütüristler ve yapısalcı avangardlardan oluşan) tüm çalkantılı yönetmenler ve şairler neslini sürgüne, boyun eğmeğe ve hatta intihara bile zorlamıştır. O coşkulu ve bir asır sonra bile bizi hala büyüleyen dönem kısa sürmüştür.
Bir kadın yönetmen çalkantıda olabilir. Çoşkuyla, kavgayla, asi ve itaatsiz bir şekilde geleneklere meydan okuyabilir.
Bana göre The Long Farewell’in yönetmeni Kira Muratova 196olar, 70ler ve hatta 80lerdeki Sovyetler Birliği’nin mazbut, geleneksel, sebatkar kurallarına direnen, çalkantılı birisidir. Çatışma içinde yaşamıştır. Var oluşu iktidarla, Stalin’in hayaletleriyle, Sovyet adamının diliyle bir çatışmadır. Buna şahit olduk.
Tüm samimi düşler manevi bir krize sebep olurken bir düş neden risk almasın ki? Neden çalkantılı olumasın ki? Samimi bir dile, ona nüfuz eden ve ondaki karmaşık şeylere değindiğinizde neden taviz vermesin ki?  

4.

1971 yılında Sovyetler Birliği’nde gösterime girmesinin ardından The Long Farewell derhal gösterimden kaldırılıp ta ki Locarno’da ödül aldığı 1987 yılına kadar rafa kalkar.
Filmin hikayesi kısaca şöyledir: Arkeolog babasıyla geçirdiği yazın ardından genç Sasha mütercim annesi Yevgeniya ile kalıp kalmamak yahut babasıyla uzaklara gidip gitmemek arasında kararsız kalır. Bu kararsızlık uzun süre önce boşanmış annesini paramparça ettiği gibi filme sızarak filmin bütününü de paramparça eder.
Hikayenin geri kalanını anlatmak özenli bir kurgunun özünü, mizansenin ve montajın güzelliğini bozacaktır. Ancak sıkıntılı nokta yönetmenin görünürde lineer bir senaryoyu hafifçe yıkarak ufak bir anlatı bozukluğu ve eksiklik oluşturmadaki ısrarcılığıdır. Film ilerledikçe tıpkı kahramanı gibi sendeleyip çöker. Her bir imgeden umutsuzluk akar ve delilik pusuda bekler. Ve aşikar olan bir şeyi gösterebilecekken, Muratova muğlaklığı tercih eder.
“Film çekerken günbegün, yeterince olgunlaşana kadar yeni şeyler denerim. Sonra da gözlerimi dinlendirmeye ihtiyacım olduğunu düşünür ve ona nefes alabileceği, beyaz, boş bir alan açarım” der.
Samimi dil bu nefeste mi, bu beyazlıkta mı, bu boşlukta mı ortaya çıkar? Kim bilir? Film kendi adına bunu net bir şekilde yorumlamaya müsaade etmez. Kolayca kaotikleşir. Basit bir gerçeğe dair şeyler beklenmedik şekilde ortaya çıkarlar. Muğlaklık yayılır ve karakterlerin ruh halleri aracılığıyla çalkantıyı -bir izleyici olarak benim çalkantımı- besler. Sanki yönetmen kendi yazdığı senaryoya güçlü bir şekilde karşı çıkar gibidir: Beklenmedik, zamansal yerleştirmeler, seste kesintiler, sessizlik, anlaşılmazlık, yanlış kadrajlama, tekrarlar… sanki olaylar kendi içinde savruluyormuş gibi… uyumsuz bir beste yaparmış gibi. Bu dağınık stilden Muratova’nın şiiri doğar. Hisler hayat bulur.  



5.

Sovyet Adamı bu Muratov şiirine direnmiştir. Bana gelince -şu anda- ekonomik insan tarafından kuşatılmışken halen o şoku hissederim. -Bir o kadar yakın ama bir o kadar da uzak- o samimi dilin yansımalarına tıpkı filmin sabit kararsızlığına olduğu gibi aşinayım. Kararsız bir dünyanın yankılarına: onunkine ve benimkine.
Bu yüzden şu hipotezi önereyim: mitoloji, efsaneler, bunların kalıcılığı… tüm bunlar sürekli bir şeyi gerçeğe dönüştürmez mi? Şöyle de denilebilir: Her büyük film kadim bir efsanenin çalkantılarını yeniden hayata geçirmez mi? Efsanelerin sahnelediği şey bir çöküşün tehdit ettiği çalkantılı bir dünyadır. Bir efsane bir şeyi gözler önüne serer. Bir efsane ahlak tarafından bastırılan açık sözlülüğe izin verir. Bir efsanede duygu patlamaları trajedilere dönüşür. Bir efsanede yasalar devamlı çiğnenir: Biri neşeyle intikam alır ve öldürür. Biri kabak tadı verinceye kadar zina yapar. Taşlar konuşur, serkeşler fosile döner. Bir efsane çalkantılıdır, coşkuludur, hayat doludur: Burada ortaya çıkan şey denge, uzlaşı, huzur arayan muhteşem, çetin bir dünyadır. Ardından, -mantıksız ve dolambaçlı şeyler- sebepsiz yere geri gelir.
The Long Farewell Sofokles’in trajedisini anımsatır ancak burada baba katli, intihar yahut ensest ilişki işlenmez. Muratova’nın biçemi, samimi dili karakterlerinin kabuğunu soyar, bilinç-dışını özgür bırakıp sınırlarını ortadan kaldırır: bu yavaşça ortaya çıkar. Arzular gizlidir ama sezilebilir. Cazibe boğucudur ama yinelenir. Bedenler ve yüzler fark edilmeksizin acıyı aktarır. Film sembolizmi usta bir berberin jileti hassas bir cilt üzerinde kaydırması gibi kullanır. 
Pasolini’ninki gibi Muratova’nın sineması da modernliğini klasisizmden, tüm kararsızlığın, tüm çalkantıların kaynağından alır. Bu durum bana göre Odessa’daki stüdyoların talep ettiği o huzur verici hikayelerden çok uzakta -filmlerinde- indirgenemez, eskimiş ama günümüze etki eden bir gerçeği canlandıran böylesi bir yönetmenin politik gücüdür. Bir dönemi, bir dünyanın sonunu özenle analiz eden bir yazıdır. Gören bir yazıdır. 
Berlin Duvarı yıkılmış, bloklar dağılmış, çift kutuplu dünya yok olmuştur. Evet. Ancak bana göre dilimiz –o konuştuğumuz ortak, benzersiz, birleşik ve bedensiz dil- artık siyasi rejimlerin kalmadığına dair bir yanılsama yaratır. Halbuki, elle tutulamaz, sınırları olmayan yeni yeni rejimler kurulmaktadır. Görünür olmasalar da zihinlerimize etki ederler.
İzlediğim çoğu film içinde yaşadığım o istikrarsız dünyayı gizleme biçimleriyle huzur verici ama çağdışıdır. Saf algıya yaklaşmama zorla engel olan filmlerdir. Tabi ki arada tek tük umut vadeden filmler çıkmaktadır. Artık -ya da öyle değil mi desem?- insanların fikirleri uğruna can verdiği gulaglar ya da hapishaneler yoktur. Ne güzel deyip geçemeyiz. Korku, samimi bir dili riske atma korkusu hala ortadadır. O korku kılıf değiştirmiş, kalıcı ve içten içe bedenlerimize yerleşip samimi dili süzmüştür. Biz yönetmenlerin jestlerini biçimlendirmiştir. İsyan susuzluğumuzu dindiren bir korkudur. Sinsi, elden ayaktan düşüren bir korkudur. Kör edici bir korkudur. İmgeler pazarında bir yer bulamama ya da bir yer edinememe korkusudur. “Görmek için” der Jean-Luc Godard, “yerini kaybetme riskini göze almalısın.” Tüm rejimlerin dayattığı korkuyu aşmak… belki de samimi dilin bizi risk almaya zorladığı şey budur. Ona nüfuz et ve gör. Hayır: Görmek için ona nufüz et. Halen hissettiğim yansıma muhtemelen budur.

6.

Bazı yönetmenler yazı biçimlerinin özgüllüğü, samimi dilin müzikalitesi ve bu samimi dilin doğurduğu canlılık ile zihnimde yer edinmişlerdir. Muratova bunlardan birisidir. Bu samimi dilden katı bir öfke boşalır. Çalkantılı bir dil, etkileyici bir dil. Can alıcı bir samimi dil. Her samimi dil gibi can alıcı. Vahşi ve ele avuca sığmaz bir dil. Esaslı bir dil. Tez canlı bir dil. Radikal bir dil. Bazen canavarca ama yine de sana ve bana ait olan. Samimi dil. Başkaları ve bazen bizim için bile dayanılmaz olan. Kelimelerin yıpranmasına, imgelerin berraklığına panzehir olan samimi dil. İmgelerin -bizim imgelerimizin- maruz kaldığı nefrete. Meczup imgelere -bazen- samimi dil susturulduğunda hiçbir teknolojinin canlandıramayacağı imgelere. Göz ardı edilmiş, satılamaz bir dil ama ana bir dil. Rol yapmak için samimi bir dil. Bedensiz bir dile, çorak ve katmanlı bir dile karşı şarkısını söylemek, filmini çekmek için. Öyleyse ver dilini! Ver! Ver bana dilini, senin sinema dilini. Hermetik, hazmedilemez ve hatta aptalca olsa da bu samimi dil için çalış. Sıradan insanlara göre aptalca gelen. Aptalca, ama -bazen- aptallar görebilir. Hatta daha iyi görebilir. Daha farklı görebilir. Kendine özgü aptallığı sayesinde görmeyi mümkün kılar. VE SAL dilini! Belirsiz, anlaşılmaz ve hatta vahşi olsa da. Atonal, acımasız ama canlı olsa da. VER! VER DİLİNİ! Ve tam da aptallığı sayesinde bu samimi dil duyulabiliyorsa, o zaman hiç tereddüt etmeden aptal bir sinemayı savunurum. Fakat dinle! Samimi dili dinle! Dinle: O dili ortaya çıkar.
  

Bu blogdaki popüler yayınlar

''Gerçek Hayatın Kara Panter Partisi'ne Bağlı''

Uyuyan Güzel ve Kitleler – Fanon'un Sömürge Sonrası Döneme İlişkin Sınıf Analizi/Sam Chian

Bir Ayaklanma İçin Talimatlar